Menü Halıkent Bölge Gazetesi
NİYAZİ UYAR

NİYAZİ UYAR

Tarih: 01.06.2026 11:07

209 NUMARALI OTOBÜSTE

Facebook Twitter Linked-in

 

Anasını ziyarete gidiyordu o gün de her cumartesi olduğu gibi. Bir cumartesi sekteye uğradı mı, anası bir hafta burnundan getirirdi; o da bilirdi bunu, bilir de iki eli kanda olsa muhakkak giderdi. Ritüeldi, vazife idi, gönlün adabınca yapılması gereken bir bağlılıktı.
Metrodan iner, Bahri Baba çıkışından çıkar, koşar adımlarla 209’un durağına doğru yürürdü. Durağa birkaç dakika geç geldi mi, cezasını kendisi çekerdi. Hele bir de otobüs yeni gitmişse eyvah! İçinden kendine çıkışırdı kendine:
— Şimdi bekle bir saat! Aç ağzını, dikil öylece! Anam beni kıl çuval üstünde doğurmuş, halı kilim üstünde doğan anlayamaz beni!
Durak çilesi en çok bekleyenin derdiydi, kendi arabası olan “vın” diye geçip giderken o, bekleyenler kulübünün ağır abiliğine talip olurdu. O gün durağa geldiğinde dört beş kişinin daha beklediğini görünce içi ferahladı.
— Demek yeni gitmemiş, bu iyi… bu çok iyi! diye sessiz sevinci koydu cebine.
Hafta sonu olduğundan, o vakitte ters istikamete fazla yolcu olmazdı zaten.
— Birazdan gelir… giderim ben! diye sevincini kendi içinde çoğalttı.
Nitekim beş dakika bile geçmeden otobüs yanaştı durağa.
— Oh be! Bu harika bir şey!
İnsanı mutlu etmek zor değildi, küçücük şeyler bütün kederi eritir giderdi. Hele Şiir Sesli’den bir selam duyduysa… O gün dünya karşısında olsa yine gülerdi. Şiir Sesli… onun için ana karnındaki bebeği yaşama bağlayan kordon gibiydi. İçinden adını fısıldardı, öyle sessiz, öyle derinden ki kendi bile işitmezdi. Ama içinde kopan fırtınalar göğe yükselirdi.
Otobüse bindi, en arkanın bir önündeki koltuğa oturdu. Otobüsün içine bir göz gezdirdi şöyle bir, birkaç dakika içinde boş yer kalmamıştı. Sağ yanında Ege’nin mavisi uzanıyordu bütün haşmetiyle. Ege’nin köpükleri, koyu lacivertten açık maviye doğru insanın damarında dolaşır gibi gidip geliyordu.
Elindeki kitap Kafka’nın Bir Savaşın Tasviri idi. Bir arkadaşı “Bayılacaksın!” demişti. Ama böyle kitapları okumak için dünyanın sesini kısmak gerekirdi. Yoksa okumak için okumak olurdu, özü kaçardı.
Otobüs her durakta bir iki yolcu indiriyor, birkaç yolcu ekliyordu. Camdan görünen Ege, her dalgada onun da içi kıpırdıyordu. Bulutlardan uçurtma yapıp kuyruğuna bağlamak, meşeli tepelerin iyot yüklü havasını ciğerlerine çekmek… Böyle böyle gidip geliyor, hayali bile onu hafifletiyordu. Sonra Şiir Sesli’siyle Marmara’nın sakin maviliğini taşlıyorlar hayalen. Taş Marmara’ya düştükçe hayalen köpük köpük Ege de karışıyordu, en koyu maviden en açık maviye…
Yolun kenarındaki palmiyeler İzmir’in asaletli bekçileri gibi dizilmişti. Seçim zamanı belediye başkanı kenti  güzelliğiyle yeniden fethetmek istemiş ona sebep Palmiyeler Güzelbahçe girişine kadar yol boyu selama duruyordu, güzel insanları görünce.
Solunda saçları bukle bukle kızıl saçlı bir kız oturuyordu. Sonradan geldiği hâlde bir merhaba bile demeden oturmuştu. Oturur oturmaz soru çözmeye başladı. Belli ki üniversiteye hazırlanıyordu. Havalandırmadan giren rüzgâr kızıl saçları bir o yana bir bu yana yatırıyor, o ise umursamıyordu rüzgarın saçlarını dağıtmasını. Kızın kızıl saçları rüzgârın oyun-cağı olmuştu. Olmuştu olmasına da o da hesabını soracak değil ya, teslim etmişti rüzgâra. Virajlarda sağa sola savrulan bukleler, Cevat’ın koluna yüzüne hafifçe çarpıyordu. Önce kibarca kaçırdı başını, sonra bıraktı kendini akışa. Kızı rahatsız etmek istemi-yordu, ne de güzel dalmıştı sorulara, hızlı hızlı çözüyor, çözdüklerini yanıt anahtarından kont rol ediyor, doğru olanlara bir tik atıyor, yanlış olan bir iki soru için tekrar bakıyor, kaşını kaldırıp “ya ya” deyip eksiğini görüyordu.
Kız soru çözmekten dünyayı unutmuştu. Öğretmeni ona “Bol bol çözmelisin!” demiş, o da yürekten “Söz!” vermişti. Sanki üç saatlik o sınav bir hayat kavgasıydı onun için.
Ege’nin mavisi betonlarla bölünüyor, arada çıplak bir tepe çıkıyordu karşıya. Yunan’ın yakıp geçtiği kızıl çamlar, sedirler yoktu şimdi… Seksen yıldır kimse de bir iki ağaç dikmeyi düşünmemişti.
Otobüs son durağa geldiğinde ne kızın ne Cevat’ın haberi vardı. Şoförün sesiyle irkildiler:
— Buyurun efendim, son durak!
Kendi duraklarını çoktan geçmişlerdi. Ne ağlayacaklardı ne dövüneceklerdi. Olmuştu işte. Cevat kendinden beklenmeyen bir cesaretle:
— Benim adım Cevat, dedi.
Kız mahcuptu:
— Ben de dalmışım… İneceğim yeri kaçırmışım!
— Üzülme, dedi Cevat. Ben de kaçırdım. Demek ki bugün hayatımıza bir değişiklik yapmak gerekmiş. Anneme uğrayacaktım ama… böyle olsun. “Her şeyde bir hayır vardır” der büyüklerimiz.
— Öyle olsun, dedi kız, yumuşak bir gülümsemeyle.
— Gel birer çay içelim. Serinde iyi gider.
Kız biraz düşündü, sonra:
— Tamam, dedi.
Derme çatma bir kulübeydi, sarkık bıyıklı çaycı sıcak bir hoşnutlukla karşıladı onları.
— Buyurun buyurun! Başımızın üstünde yeriniz var! Çayım taze, içen başka bir zaman bir daha gelir!
Onları sobanın yanındaki masaya oturttu. Sobayı karıştırdı, külleri çekti. Soma linyiti çıtır çıtır harlandı. Masayı sildi, çayları getirdi. Bardakların yanında birer bardak su vardı.
— Önce sudan için, sonra çayın tadı oturur, dedi.
Dedikleri doğruydu. Su bir kapı gibi açtı çayın kokusunu. Her yudumdan sonra gözlerini kapatıp tadı dillerinin en duyarlı noktasına koydular. Öyle güzel, öyle nefis bir çaydı ki… Arkası arkasına beşer bardak içtiler. Sonra yorulmuş gibi bir sessizlik çöktü masaya.
Cevat bu tadı bir tek Gömeç civarında bir kulübede çaycılık yapan yaşlı bir adamda tatmıştı; ama bu bambaşkaydı. Yan yana beş bardak çay içmişlerdi ama hâlâ birbirlerinin yüzüne doğru düzgün bakmamışlardı. Cevat zaten kadınların yüzüne bakmaya utanan bir insandı. Fakat bu sefer bir şey oldu. Bir an göz göze geldiler; kız gözlerini ilk kaçıran oldu. Nar kırmızısı yüzündeki çiller, gülümse-dikçe beliren gamzeler, mavi gözlerine vurdukça parlayan ışık… Konuşması bir sevda türküsünün usul usul açılışı gibiydi. Yörük kızlarının o ürkek ama cazibeli sesi vardı.
Cevat sordu, kız anlattı. Gün kızıllığı kavakların arasından süzüldü, yüzlerine vurdu. Bir baktılar ki bir otobüs hareket etmek üzere. Cevat masaya bir beşlik bırakıp koşturdu. Bindiler yine yan yana; ama bu kez iki yabancı gibi değil, iki can gibi.
Cevat’ın gözleri kızın gözlerine girdi girecekti. O günden sonra her iki haftada bir, pazar sabahları 209’un durağında buluştular. Aynı otobüse bindiler. Aynı çay ocağında yine beşer bardak çay içtiler. İlk çay dostluğundan sonra yanlarına İz-mir’in çıtır gevreğini almayı ihmal etmeyerek…
O günden sonra orta yaşlı adamla kızın dostluğu, dostlukların en birincilerinden biri olarak hayat buldu; Kızıl Saçlı Kız’la Cevat’ın dostluğu...
    Ocak 2004 – Bornova
 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —