Gün Daha Ağarmadan Gördes'in dağları sabahın ilk ışıklarıyla ağır ağır uyanıyordu. Gece boyunca çamların arasında dolaşan serin rüzgâr, vadilerin üzerine ince bir tül gibi çöken sisi usulca dağıtıyordu. Horoz sesleri birbirine karışıyor, uzaktan bir traktörün motor sesi duyuluyor, köy evlerinin bacalarından yükselen ince dumanlar yeni bir günün başladığını haber veriyordu.
Bu ilçede hayat kolay değildi. Ekonomi büyük ölçüde toprağın insafına kalmıştı. Bir zeolit fabrikası vardı ama orada çalışanların sayısı sınırlıydı. Geriye kalan insanların çoğu geçimini tarımdan sağlıyordu. Küçük aile işletmeleri... Birkaç dönüm tarlalar... Tütün, kapya biber, salçalık domates, patates, sala-talık... Bazı köylerde seralar, bazı yamaçlarda ceviz, erik, ayva ve badem ağaçları...
Büyük meyve bahçelerinin sahipleri çoğu zaman ilçenin dışından gelen yatırımcılardı. Ama toprağı işleyen eller yine Gördes'in in-sanlarının elleriydi. Ve o ellerin en nasırlıları...
Kadınların elleriydi. Saat daha sabahın dördünü bile göstermemişti. Halime, eski çalar saatin tiz sesiyle gözlerini açtı.
"Eyvah... Geç kaldım galiba..."
Yatağından doğruldu. Önce çocuklarının üzerini örttü.
İkisi de mışıl mışıl uyuyordu. Yüzlerine baktı. İçinden sessizce dua etti.
"Allah'ım... Bunları okutmayı bana nasip et."
Mutfağa geçti. Ocakta çay kaynamaya başladı.
Bir taraftan bazlama arasına peynir koyuyor, diğer taraftan domates doğruyordu. Bugünkü azıkları hazır olmalıydı.
Çünkü gün boyunca eve dönmek yoktu. Karşı evde Ayşe de aynı telaşı yaşıyordu. Kocası uykulu gözlerle mutfağa geldi.
"Yine mi Akhisar?"
"Evet."
"Dün de çok yorulmuştun."
Ayşe hafifçe gülümsedi.
"Yorulmazsak kazanamayız."
Adam başını eğdi.
"Aslında ben üzülüyorum."
"Neye?"
"Senin bu kadar çalışmana."
Ayşe çayı bardağa doldurdu.
"Ev kendi kendine dönmüyor Hasan."
"Ben biliyorum."
"Çocukların okul masrafı var."
"Doğru."
"Elektrik faturası var."
"Evet."
"Kışlık odun var."
Adam derin bir nefes aldı.
"Haklısın."
Ayşe gülümsedi.
"Üzülme."
"Kolay değil."
"Kolay olsaydı herkes yapardı."
Köy meydanında eski beyaz minibüs çoktan gelmişti.
Şoför Mehmet her zamanki gibi direksiyona yaslanmış bekliyordu. Kadınlar ellerinde bez çantalarla birer birer gelmeye başladılar.
Halime...
Ayşe...
Elif...
Gül...
Emine...
Beşi de otuzlu yaşlarının başındaydı. Ama yüzlerindeki çizgiler yaşlarından daha büyüktü. Çünkü güneş insanı erkenden büyütüyordu. Elif minibüse binerken gülümsedi.
"Bugün nereye gidiyoruz?"
Şoför cevap verdi.
"Köprübaşı."
"Çilek mi?"
"Evet."
Gül kahkaha attı.
"Geçen hafta zeytindeydik."
Emine ekledi.
"Ondan önce tütünde."
Halime omuz silkti.
"İş olsun da..."
Ayşe sözünü tamamladı.
"...Neresi olursa olsun."
Kadınlar hep birlikte güldüler. Minibüs hareket etti.
Gördes'in dar sokaklarını geride bırakırken güneş henüz doğmuyordu. Dağ yolları kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. Kimi zaman uçurum kenarından geçiliyor... Kimi zaman sisin içine giriliyordu.
Bu yollar artık onların ikinci evi olmuştu.
Her gün...
İki saat...
Bazen üç...
Hatta dört saat...
Yol gidiyorlardı.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Emine konuştu.
"Halime..."
"Efendim?"
"Sen niye kendi tarlanızda çalışmıyorsun?"
Halime pencereye baktı.
Çam ağaçları hızla geride kalıyordu.
"Kendi tarlamız var."
"Eee?"
"Var da..."
Bir an sustu.
"Dikiyoruz."
"Sonra?"
"Sonra bekliyoruz."
"Neyi?"
"Parayı."
Kadınlar başlarını salladı.
Halime devam etti.
"Tarım öyle değil ki..."
"Doğru."
"Bugün ekip yarın para alamıyorsun."
"Maalesef."
"Bizim sıcak paraya ihtiyacımız var."
Ayşe söze girdi.
"Market beklemiyor."
Elif ekledi.
"Elektrik beklemiyor."
Gül güldü.
"Çocuklar hiç beklemiyor."
Hepsi kahkahaya boğuldu. Biraz sonra sohbet derinleşti.
Emine iç çekti.
"Biliyor musunuz..."
"Neyi?"
"Geçen gün kızım dedi ki..."
Kadınlar sessizleşti.
"Anne... Sen neden hep başkalarının bahçesine gidiyorsun?"
Halime usulca sordu.
"Ne dedin?"
Emine gözlerini camdan ayırmadı.
"Dedim ki..."
Boğazı düğümlendi.
"Kızım..."
"Biz sizin geleceğinizi topluyoruz."
Minibüste sessizlik oldu. Kimsenin söyleyecek sözü kalmamıştı. Az sonra sessizliği Gül bozdu.
"Yahu bu kadar hüzün yeter."
"Neden?"
"Bir türkü söyleyelim."
Ayşe gülümsedi.
"Sen başla."
Gül ince sesiyle eski bir Ege türküsünü söylemeye başladı.
Bir kişi...
İki kişi...
Sonra herkes katıldı.
Türkü dağlarda yankılanıyordu.
Biraz sonra türkü yerini hikâyelere bıraktı.
Sonra eski hatıralara...
Ardından kahkahalara...
Ve elbette dedikoduya...
Elif gülerek,
"Kız Emine, geçen gün komşunun gelinini gördün mü?"
Ayşe hemen atıldı.
"Sus kız, şimdi başlama."
Halime kahkahasını tutamadı.
"Yol uzun, anlat da dinleyelim."
Dakikalar içinde minibüs kahkahalarla doldu. Çünkü onlar biliyordu... Gülmezlerse yorulacaklardı. Konuşmazlarsa yol bitmeyecekti. Şakalaşmazlarsa hayat daha ağır gelecekti.
Güneş nihayet ufuktan yükselirken minibüs Köprübaşı ovasına doğru inmeye başladı. Uçsuz bucaksız çilek tarlaları sabahçiğiyle parlıyordu. Kadınlar derin bir nefes aldı. Halime çantasını omzuna astı.
"E hadi kızlar..."
Ayşe gülümsedi.
"Bismillah."
Emine ellerine baktı.
Nasırlar...
Çatlaklar...
Güneş yanıkları...
Sonra arkadaşlarına döndü.
"Haydi..."
"Çocuklarımız için."
Beş kadın aynı anda yürümeye başladı.
Onların attığı her adım yalnızca bir tarlaya değil...
Evlerinde kaynayan çorbaya...
Çocuklarının okul çantasına...
Ve... yarınlara doğru atılan sessiz ama güçlü adımlardı.
Basri GÜLER
Emekli Başöğretmen

