
Üsküp'teyiz... Makeonya Üsküp. Anadolu'ya on binlerce göç veren Üsküp. Balkan kültürünün harman olduğu yer. Yine ortasından bir nehir geçiyor. Adına "Vardar Nehri" demişler. Osmanlı'nın izlerini de müslüman varlığını silmek için elinden geleni yapan Yugoslavya'nın izlerini de görebilirsiniz. Yugoslavya'nın derinliksiz, kültürsüz ve vizyonsuz izlerinin hafifliği, sığlığı ve temelsizliğini hissetmiyorsanız, gerçekten bakıyor ve görüyor olamazsınız! Ahh! Osmanlı ne bizi bizde bıraktın ne de gavuru gavurda bıraktın!
Makedonya, Osmanlı'yı ve bizlerin izini silmek için M.Ö.'lere sığınsa, alternatif tarih anlayışlarını geliştirse de Osmanlı'nın derin izlerini silmeye gücü yetmiyor. Önceki baktığım zaviye (bakış açısı) kendini koruyor ve şunu ifade etmek istiyorum: Üsküp'te olsun diğer Balkan ülkelerinde olsun yüzyıllar içerisinde oluşmuş derin izlerimiz ancak alternatifleri yapılmaya çalışılarak silinmek isteniyor. Ama tarihin akışı ve insanlığın ortak mirası açısından bunu becerebilmelerinin önünde oldukça ciddi engeller olduğunu açıkça görmüş olduk.
Üsküp'ü ikiye bölen Vardar Nehri'nin bir tarafında derin tarih, kültür ve sanat yatarken diğer tarafında yeni yetme "Z" kuşağı gibi basit, kanı canı olanı taşa çevirme ve putlaştırma amacı güden heykelleştirme anlayışı kendini belli ediyor. İslam'a alternatif şehir oluşturma çabaları nehrin diğer tarafında oldukça fazla heykel yapılmasına sebep olmuş.
Neyse! Biz gezimizi sürdürelim! Vardar Nehri üzerindeki taş köprü, diğer adıyla Fatih Sultan Mehmet köprüsünden geçerken-Fatih'in çağ kapatıp çağ açtığı gibi- 2000'lerden 1600'lere geçiyorsunuz. 2000'lerden olan bölgede, insanları M.Ö.'lere götüreyim derken şımarık zengin çocuklarının nostaljik araba kullanması gibi tüm barok tarzı mimariyi ve heykelleştirmeyi gözünüze sokmalarından sıkılıyorsunuz. Maruz kalmanın sıkıcılığından bunalıyorsunuz. Halbuki tarihi Osmanlı Çarşısı sade, huzur verici ve bakarsanız göreceğiniz, içinize sinecek yapılar silsiresi halinde önünüze geliyor. Selçuklular'dan beri ticarette en önemli unsur olan han ve hamam yine Üsküp'te tüm ihtişamıyla kendini gösteriyor. Bedesten kültürünü Eski Çarşı'da da görmek mümkün. Diğer tarafta Büyük İskender'in heykeli devasa yapıda. Bu arada Büyük İskender'in boyunun 1.50 olduğunu öğrendim. Hatta rehber Büyük İskender için "Bir buçuk İskender diyebilirsiniz!" deyince espriye hepimiz güldük. Mit haline getirdikleri Büyük İskender'i Yunanların da sahiplenip kriz çıkarmaları üzerine, Makedonya'nın adında olduğu gibi (Makedonya'nın adı Yunanistan'ın itirazı üzerine "Kuzey Makedonya" olarak değiştirilmişti.) bu heykelin adını da Büyük İskender denilmesini istememiş Yunanlılar... dolayısıyla resmiyette "Kahraman Asker" olarak geçiyormuş.Yoksa heykeli yıkmalarını istemiş Yunanistan.
Üsküp'teki yemek kültürünün Türkiye'ye benzemesi ve çarşıdaki esnafların çoğunluğunun Türkçe biliyor olması yeme içme işimizi kolaylaştırdı. Yemek çok pahalı değil! Turist olmamıza rağmen Türkiye ile kıyaslandığında özellikle et ürünleri oldukça ucuz. Giderseniz, fazla söyleyip yemekleri de zebil etmeyin. Zaten garsonlar da uyarıyor: "Türkiye'ye göre bu fazla gelebilir!" diye. Suyu bol! Çok da lezzetli. Her yerde olduğu gibi, bünyemiz alışık olmadığı için fazla içmememiz konusunda uyarılıyoruz. Metabolizma alışık değil, zağar!
Özet olarak Üsküp'te, her Osmanlı eserine, nehrin diğer tarafına alternatif yapılar inşa edilmiş. Taş Köprü'ye alternatif köprüler dahi yapılmış,benzetmeyi beceremeden.
Üsküp'ten bahsetmişken kendisi aslen Üsküp'lü olan Yahya Kemal'den bahsetmezsek, kendisine haksızlık yapmış olurduk. İstanbul şiiri ile ünlü şairi rahmetle yad etmiş olalım.
"Üsküp ki Yıldırım Beyazıt Han diyarıdır,
Evladı Fatihan'a onun yadigarıdır.
Üsküp ki Şar Dağı'nda devamıydı Bursa'nın,
Bir lale bahçesindeki dökülmüş temiz kanın."
Üsküp'e kadar gitmişken, Matka Kanyonu'na gitmemek olmazdı herhalde.
Üsküp'ün 15 kilometre biraz ilerisinde baraj şeklinde oluşturulmuş, etrafı yüksek dağlarla çevrili kanyonda özellikle tekne ile gezmek kısa bir mola ve görülen yerlerin hazmı açısından iyi geldi.
Anlatılacak, yazacak çok bilgim, görgüm ve duyumum var Balkan'larda. Bu arada Harabati Tekkesi (diğer adıyla "Sersem Ali Baba Dergahı) denilen Balkanlar'ın en büyük dergahını ve bu dergahın türbedarını da anlattıktan sonra, Balkan'lardaki en süslü ve güzel camilerin başında yer alan 2 kız kardeşin yaptırdığı Alaca Camii'nden de bahsederek bu yazıma son vermek istiyorum.
Harabati Tekkesi ile ilgili özet araştırmamın aynısını sizlere sunayım, ama hikayenin size oldukça ibretlik geleceğini söyleyebilirim.
Buyrun:
"Tekkenin kurucusu olan Server Ali Baba, Kalkandelen'e gelmeden önce Bektaşilik'te “dedebabalık” makamını kuran ve 1520'de ilk dedebaba olarak Hacıbektaş'taki dergâhta bu posta oturan kişidir. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk eşi olan Mahidevran Sultan'ın ağabeyi olması nedeniyle Osmanlı sarayı ile yakın ilişki içinde bulunmuş, Hacı Bektaş Dergâhına yerleşmeden önce devlet kademesinde mîr-i miran (beylerbeyi) rütbesine kadar yüksemiş bir devlet adamıdır. “Sersem” lakabını alışı ile ilgili rivayet şöyledir: Ali Baba gördüğü bir rüya üzerine devlet işlerini bırakıp Hacı Bektaş Veli dergâhında dinî hayata geçmek için padişahtan izin istemişti. Bu kararına şaşıran Sultan Süleyman “Sen sersem mi oldun? Vezîrlik bırakılır da orada Dervîşlik mi yapılır” deyince “Kabûlümdür Sultânım, varsın bana Sersem Alî desinler. Fakir müsaadenizi ricâ ederim”, diye cevap vermiş ve padişah da izin vermiştir. Kal-kandelen'deki tekke adını, Sersem Ali Baba'nın ölümünden sonra yerine geçen dedelerden birisi olan Harabati Baba'dan alıyor. 16. yüzyılda Malatya'dan Kalkandelen'e gelen Harabati Baba tekkeyi dergâh haline sokmuştur. Yüzyıllar boyu dergâhın geniş bahçesinde tarım ve hayvancılık yapılmıştır. Dergâh, Kosova Valisi Recep Paşa döneminde gelişip önem kazanmıştır. Recep Paşa, dergâha 50 hektarlık arazi vakfedip yeniden yaptıran kişidir. Mezarı, dergâhın bahçesindedir. 1945 yılında kapatılan dergâh, 1948 yılında eşkıyalar tarafından yakıldı. Ayrıca, Yugoslavya döneminde, yapılar turistik bir tesise dönüştürüldü; içinde otel, lokanta, disko işletilmiştir. Yugoslavya'nın dağılması ile 1992'de dergâhın Kış Evi ve Meydan Evi gibi bazı bölümleri yeniden açılarak dergâh canlandırıldı.
2001'deki Ohri Çerçeve Antlaşması'ndan sonra otel, restoran olarak kullanılan bölümler kapatıldı. 2003 yılında dergâhın kullanımı konusu Sünni Birliği ve Bektaşi Birliği arasında dava konusu oldu. "
Bu bilgileri orada da dinledim. Ama mahkemelik olması Harabati Tekkesi'ni harap hale doğru götürüyor. mahkemlik olmasının sebebi; sünniler ile oranın bektaşileri türbenin gerçek sahibinin kendileri olduğunu iddia etmeleri. Bu arada, Türkiye'de on yıllarca içimize sokmaya çalıştıkları alevi-sünni çatışmasını oraya sokmuş olmaları bizi gerçekten üzdü. Burada tekkenin türbedarı olan Cumali Bey'den bahsetmek isterim. 1990'lı yıllarda Sırplarla savaşa katılmış ve gazi olmuş, vatansever ve dindar bir kişi. Tekke ile ilgili bilgiyi cüsseli yapısına rağmen o kadar sempatik anlatıyor ki; içerimizde 8'li yaşlardan 60'lı yaşlara kadar herkesin hem dikkatini hem de muhabbetini kendine yöneltiyor. Gayette esprili anlatıyor. Size en garip tarafını söyleyeyim, 15 Temmuz'da darbeyi duyunca, taa oralardan araba kiralayıp Türkiye'ye gelerek 5 gün nöbet tutan, Balkanları Türkiye'nin, Türkiye'yi Balkanların parçası gören bizden biri. Tanışmaktan o kadar çok memnumiyet duyduk ki kendisine Türk bayrağı şeklindeki şapkayı hediye ettik. Şapka ile, gelen tüm gruplara anlatmaya devam etmesi bizi çok sevindirdi.
Kalkandelen'de bir de camii var ki, dillere destan. Balkan turumuzda gördüğüm en güzel camii. Camii'nin süslemelerinin güzelliğinin yanı sıra hikâyesinin acık lı olması, camiyi mistik bir havaya sokuyor. İnsanı hüzünlendiriyor.
Hikâyesi şöyle: bir paşanın 2 kızından büyüğü nişanlıyken amansız bir hastalığa yakalanıyor. Kısa sürede öleceği söylendiğinden, nişanını bozup nişanlısından ayrılıyor. Kız çeyizini avlusuna gömüleceği bir cami yaptırmak üzereki o zamanlar çeyiz önemli bir birikim teşkil ediyordu- satıyor. Kardeşi de ablasının derdi ile dertlenip çeyizini satıyor, ve camii yaptırmak için ayrılan paraya parasını ekliyor. Yapımına baba ve diğer hayırseverler de yardımcı olunca müthiş kibar ve estetik bir camii ortaya çıkıyor. Sonradan resim ve süslemelerle zenginleştirilse de bu iki genç kızın hayratı olması ve hikâyelerinin acıklı tarafı camiyi romantik bir havaya büründürüyor. Caminin avlusunda kızların kabirleri de var. Caminin yapımında 30 bin yumurta akının kullanıldığı söyleniyor.
Gideceğiniz zaman Demirci'deki Alaca Cami ile karıştırmadan Kalkandelen Alaca Camii derseniz size yardımcı olacaklardır!
Ohri'ye gideceğiz daha! Ama bir sonraki yazıda gideceğiz. Sırada Ohri, Elbasan, Tiran, Kotor, Blegaj, Konjik, Mostar ve nihayet Saraybosna var. Güzellikler, ince mesajlar, tarihi yerinde yaşamalar ile devam edelim. Siz de isterseniz ben buralardayım.
Allah kolaylık versin! İşiniz gücünüz rast gitsin! Kalın sağlıcakla!
DEVAM EDECEK


