Geçen hafta Demirci’nin kendimize göre belirleyeceğimiz mahallerden başlayarak, kâh yakından kâh uzaktan olanlarından bahsedeceğimi ifade etmiştim. Bilimsel makale gibi olmaktan uzak ama bilimsel verilerden de yararlanarak daha fazla merak uyandıracağımızı zannettiğim ve daha fazla bilgileneceğimi umduğum yazı silsilemize hoş geldiniz!
Üniversite eğitimi ve memuriyetimiz ilk yıllarında ayrı kalmak zorunda olduğum bir ilçe Demirci. Doğup büyüdüğüm, ilk-orta-lise eğitimimi zevkle tamamladığımı düşündüğüm memleket burası. Atalarımın 1960’larda tercih ettiği ve benim de ana baba sıcaklığı, hatıralarımın beni çekmesi ve yaşamımıza huzur katıcı ortamı nedeniyle ilk kertede tercih ettiğim memleket burası.
Salt görmek, salt görüyor olmak her şeyi tanımayı sağlamıyor insanoğluna. Bilmek gerekiyor, anlamak gerekiyor… Tanımak, tanışmak gerekiyor… İletişim, etkileşim gerektiriyor gerçek tanımada. İşe bilimsel yaklaşmak gerekirse bir nebze sinyal göndermek, ışık görmek, ışık göndermek gerekiyor.
Yaşadığımız coğrafyada değer bilmediğimiz nice özellik var. Belgesellerin ülkemizi konu alan bölümleri çokça tercih ediyorum izlemek için. İyi ki değişik açılardan değişik yerlerinden çekiliyor bu belgeseller, bilgileniyoruz, tanıyoruz coğrafyamızı. Tüm bunları şu cümleyi kurabilmenin temelini oluşturmak için yazdım: Yaşadığımız, zaman geçirdiğimiz mekanların üzerinde, bilerek tanıyarak ve çok felsefi olacak ama tanışarak zaman geçirebiliyor muyuz?
Geçen gün daha önce dedeleri Demirci’de yaşamış, bir vesile Salihli’ye ve sonra İzmir’e göç etmiş emekliliğin tadını çıkaran bir doktor hanım geldi öğretmenevine. Sohbet ederken “Hocam ne kadar şanslısınız! Balkonunuzun manzarası ne kadar güzel! Ben olsam akşama kadar oturur manzarayı izlerim.” Dedi. İşin içinde güzelliğin merkezinde de olsan manzaranın farkına varamayabiliyorsun. Halbuki Demirci’nin manzara olarak birçok noktasına bakmak, görmek ve ruhunu hissetmek haz veriyor insana.
Madem o kadar bahsettik bu duygular ile bir girizgâh niteliğinde eksiğiyle fazlasıyla, yakını göremeyen göz hastasının gözlük takarak gömesi gibi Demirci’nin yakın köyü Akdere’ye bakalım. Uzun yıllardır bende de büyük ihtimal sizde de alışkanlık olduğu üzere köy diye bahsedeceğim köy bildiklerimizden. Bir yer kanunen büyükşehir olunca kırk yıllık (deyimsel olduğu için kırk yıl yazdım) köy mahalle olmuyor. Köy tabirindeki masumiyet, samimiyet ce sıcaklık bu kadar kolay alınmamalı bence.
Akdere Köyü. Demirci’ye iki kilometre uzaklıkta. İki elinizin baş parmaklarını içe alarak avuç içi alt tarafa gelecek şekilde birleştirin, sağ ve sol taraflardan yukarıya doğru kaldırıp ortada bir çukur oluşturun, kendiniz tarafında başlayıp aşağıya doğru sarp yamaçlara konuşlanmış bir köy. Kuruluş tarihi bilinmiyor. Belki bin yıl belki de bin yıldan fazlaya dayanıyor tarihçesi.
Köylerin ve şehirlerin kuruluşları için değişik hikâyeleri vardır. Çoğunluğu da bence aslında doğru temellere dayanır. Akdere Köyü için de iki rivayet var. Birincisi; Akdede diye bir şahıs (Muhammed Hüseyin) zamanında çobanlık yaparken bu köyü yurt edinmiş, gelişe gelişe köy haline gelmiş. Lakabı Akdede olduğu için ilk baş lardaki isimlendirme zamanla değişerek Akdere halini almış. Akdede halen köyün girişindeki şehit mezarlığında metfun ve yeri belli. İkincisi ve bana göre en az ihtimali olanı; çoban sağlara hayvanlarını otlatmaya götürür, keçilerden biri ağaçların arasında sakalı ıslak olarak gelir. Bunu gören çoban burada su olduğunu fark ederek burayı kendisine yurt edinir. Şimdi neden az ihtimali olduğunu da söyleyeyim de konu bence anlaşılsın. Aynı hikâye benim köyüm için de söylenir. Hikâye benim köyüme daha uygun. Sırası gelirse anlatırız.
Demirci’yi tanıyanlar bilir. Demirci’de taş denilince akla ilk Akdere taşı gelir. Ve sağlıklı yaşayabilmek için evi akdere taşından yapmak gerekir denilir. Akdere’de taş ve taş işçiliği meşhurdur. Eskiden taş çıkarma ve taş işçiliğinden geçinen köylü sayısı baya vardı. Bir gün yolunuzu Akdere Köyü’ne ulaştırın, evlerin hemen hemen hepsinin taş ev olduğunu ve zamanın şartlarına göre güzel evler olarak yapıldığını fark edeceksiniz.
Biz çocukken Hacı Hasan Cami’sinden eski belediyeye giderken ki sol tarata yaşlı kadınlar, yaşlı erkekler bakraçlar önlerinde dükkân camlarına ve duvarlara yaslanarak yoğurt satarlardı. Hatırlar mısınız? Yoğurdu da çok güzel olurdu. Suyundan mıdır, otundan mıdır veya havasından mıdır bilinmez ama yoğurdu hâlâ güzel. Şimdi artık satışı azaldı. Denemesi bedava değil tabi. Hem şimdi bulmak zor, hem de emeğe saygı lütfen.
Gene eskiden köy yakın olduğundan özellikle Demirci pazarının olduğu cumartesi günü ve çoğunlukla yayan olarak, köyün belki de tamamı, elindeki avucundaki satabileceği malzemeler ile adeta kervan oluşturur gibi sabahın ilk saatlerinde pazara gelmeye başlar, alışverişlerini yapıp, akşama varmadan sanki düğün konvoyu gibi aynı usulle geri dönerlerdi. Sanki belgesel izliyormuş gibi hissettim anılarımda dolaşırken şimdi. Ortaokulun ilk yıllarında iki arkadaşım vardı Akdere’li aynı sınıfta. Üst sınıflarda ve diğer sınıflardaki Akdere’li arkadaşlarla deplasman maçına giderdik Akdere’ye. Köy okulunun bahçesinde maç yapar ve genellikle yenilirdik. Ama deplasmanda attığımız bir golü iki sayarak fark da yememiş olurduk. Maç sonunda arkadaşlarımızın anneleri soğuk ayran verirdi. O soğuk ayran sıcak bünyemize ferahlık verir tadı Demirci’ye gelinceye kadar damağımızda kalırdı. Yoğurdun güzelliği ve suyunun güzelliği ile çoğalıp ayran olunca harika bir tada ulaşırmış. Hey gidi günler… Yayan gittiğimiz köyden bazen köy öğretmeninin arabasıyla dönerdik. Ali UĞURLUEL Hoca idi. Ne büyük konfordu o zaman arabayla dönmek. Hatta Ali Hoca bizi beklerdi Demirci’ye götürmek için. Sağ olarak biliyorum kendisini. Allah uzun ömür versin!
Daha tam olarak Akdere’ye gidemedik. Haftaya gidelim de iyice görelim bu şirin köyü. Biraz görsellik de sunsak mı? Ama gene birkaç hatıramı sokarım araya bilesiniz. Hadi sağlıcakla kalın…
