Vaiz Muharrem DEMİR


TOPLUMSAL DAYANIŞMA ve ÜLFET-2


               Resûlullah'ın, “Sana arz edecek bir meselem var.” diyerek hacetini bildiren hanıma, “Ey falancanın annesi! Hangi sokağın bir köşesine dilersen otur, ben de (gelip) seninle oturayım.” cevabını vermesi, insanî ilişkilerdeki nezaketine dikkatleri çekmektedir. Sadece kendisine yetecek miktardaki yemeğe davet edildiğinde bile sessizce kalkıp gitmek yerine yanında kilerin de davet edilmesini istemesi oldukça anlamlıdır. Aynı şekilde kendisine gönderilen küçük ikramları bile yanındakilerle paylaşmıştır. Hz. Peygamber'in bu nezaketi, etrafındakiler tarafından suistimal edip kendisini bunalttıklarında uyarı, toplumsal ilişkilerde nezaketi öğretmek isteyen Yüce Allah'tan gelmiştir: “Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygam ber'in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i rahatsız etmekte, fakat o sizden çekinmektedir...” (Ahzâb, 33/53)

               Her seferinde ikrama sağından başla-masına rağmen, sağında genç bir delikanlı, so-lunda ise kavminin ileri gelenlerinin olduğu bir mecliste yaşlılara ikram edebilmek için delikan-lıdan izin istemesi, Hz. Peygamber'in, ilkelerine bağlılığını ortaya koyduğu kadar, insanlara saygı-sını da göstermektedir.

               Allah Resûlü, “Allah için size sığınan kimseye sığınak olun. Allah için isteyen kim-seye verin. Sizi davet edene icabet edin, size bir iyilik yapana karşılığını verin. Eğer onun karşılığını verecek bir şey bulamazsanız, kar-şılıkta bulunduğunuza kanaat getirinceye kadar ona dua edin.”  (Ebû Dâvûd, Zekât, 38) sözleriyle beşerî ilişkilere farklı bir anlam kazandırmıştır. İhtiyaç sahibi olanlara yardım etmeyi sadaka olarak nitelendirmiş ve her Müslüman'ın sadaka vermesi gerektiğini vurgulamıştır.

               Onun fakirlere ve dul kadınlara yardım etmek için çaba sarf eden kimseyi Allah yolunda cihad eden kimse gibi görmesi, kendisine gelip de derdini anlatamayacak olanlara işlerinin görülmesi için aracılık yapılmasını sevap kapısı olarak göstermesi, insanî ilişkilerde güler yüzlü olmayı dahi sadaka olarak nitelemesi, insanlar arası ilişkileri yeniden şekillendirecek bir niteliğe sahiptir.

               Nübüvvetin aydınlığını yansıtan bu yeni anlayış, özünde "kişinin kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa diğer insanlara da aynı şekilde davranması" ilkesini barındırmaktadır. Abdullah b. Amr (ra) bu konuyla ilgili olarak şunları anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) ile birlikte seferde iken bir yerde konakladık. Bir kısmımız çadır kurmakla meşgul iken bir kısmımız okla atış talimi yapıyor, bir kısmımız da hayvanları otlatıyordu. O sırada Resûlullah'ın (sav) münadîsi namaz için seslendi biz de toplandık. Resûlullah (sav) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girmek isterse Allah'a ve âhirete inanırken ölüm kendisine erişsin. İnsanların kendisine nasıl davranmalarını istiyorsa o da insanlara öyle davransın..."”(İbn Hanbel, II, 192)

               Bugünkü deyişle empati olarak ifade edilebilecek bu ilke, kendini başkasının yerine koyarak davranışlarını biçimlendirmeyi gerektirmektedir. Nitekim Ebû Hüreyre'nin anlattığı şu olay bunu açık bir şekilde göstermektedir: Hz. Peygamber'le birlikte bir seferde iken sahâbîlerden bazılarının yiyecekleri bitmiş, seyir hâlinde iken bağlı develere rastlayınca hemen onları sağmaya başlamışlardır. Bunu gören Allah Resûlü kendilerini onların sahiplerinin yerine koymalarını isteyerek, “Onlar gelip sizin yiyeceğinizi alsalar bu hoşunuza gider mi?” (İbn Hanbel, II, 406) diyerek onları uyarmıştır. Sevgili Peygamberimiz, “Sakın bir kimse izin almaksızın başkasına ait davarları sağmasın.” uyarısında bulunduktan sonra da, aynı şekilde şu soruyu yöneltir: “Sizden biri, kilerine varılıp kilidinin kırılarak yiyeceklerinin yağmalanmasından hoşlanır mı?” (Buhârî, Lukata, 8)

               Sevgili Peygamberimiz, insanlar arası sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturan bu prensipleri bizzat uygulardı. Nitekim o (sav), huzurunda konuşan-ların sözlerini kesmez, her birini ilk konuşan gibi can kulağıyla dinlerdi. (Tirmizî, Şemâil, 160)                                          Yürümesi ve konuşması kendisine benzeyen, çok sevdiği kızı Fâtıma yanına geldiğinde ayağa kalkıp onu kendi yerine oturtur, ancak kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanmazdı. Bir keresinde asâsına dayanarak bir topluluğun yanına geldiğinde, onlar Hz. Peygamber için ayağa kalkmışlardı. Bu tutum karşısında Hz. Peygamber, “Farslıların ulularına yaptıkları gibi yapmayın.” (İbn Mâce, Dua, 2) diyerek onları uyarmıştı. Enes b. Mâlik'in bildirdiğine göre Hz. Peygamber'in bu davranıştan hoşlanmadığını bildikleri için ashâb, kendilerine Resûlullah'tan daha sevimli kimse olmamasına rağmen onu görünce ayağa kalkmazdı.

               Aşırı tazimden sakındıran Hikmet Peygamberi, (Müslim, Zühd, 69) insanların birbirleri hakkındaki abartılı övgülerini de doğru bulmamıştır. Nitekim huzurunda bir arkadaşını öven kimseye defalarca, “Yazık sana! Arkadaşının boğazını kestin.” ifadesiyle uyarıda bulunmuş ve “Sanıyorum falanca şöyle şöyledir. Hesabı görecek olan da Allah'tır ve Allah'a karşı hiç kimseyi tezkiye etmeye kalkmam.” şeklinde ihtiyatlı beyanlarda bulunulmasını tavsiye etmiştir. (Buhârî, Şehâdât, 16) Öte yandan aşırı övgülerin de övgüde bulunanların da dikkate alınmaması gerektiğini ifade etmek için, “Meddahları (övgü düzenleri) gördüğünüzde yüzlerine toprak saçın.” (Müslim, Zühd, 69) buyurmuştur. Elbette iyilik sahibine övgüde bulunmak anlamlıdır, ancak bunun dalkavukluğa dönüşmemesi gerekir.

               Sevgili Peygamberimiz, toplumda insanları rahatsız edecek kaba davranışlar bir yana onları tedirgin edecek tavırlardan bile sakınılmasını tavsiye etmiştir. Okuyla birlikte mescide uğrayan birine, “Onun temrenine (demir ucuna) sahip çık.” (Dârimî, Salât, 119) uyarısında bulunması bu anlayışın gereğidir. Aslında o (sav), her hâl ve şartta insanlara kolaylık gösterilmesini istemiştir.

               Allah Resûlü, “Kendisi cehennem ateşine ve cehennem ateşi de kendisine haram olan kişiyi size bildireyim mi? Cana yakın, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimse.” buyur-muştur. (Tirmizî, Sıfatü’lkıyâme, 45) O (sav), ümmetine müsamaha ve hoşgörüyü öğretmek için şu temsili anlatmıştır: “İnsanlara borç veren bir tüccar vardı. Zorda kalmış (borcunu ödeyeme-yecek) birisini görünce hizmetçilerine, "Buna müsamaha gösterin, umulur ki Allah da bize müsamaha gösterir." derdi. İşte bu nedenle Allah o tüccara müsamaha gösterdi.” (Buhârî, Büyû’, 18) Bir başka hadisinde ise, “Allah, alışın, satışın ve ödemenin müsamahalı olanını sever.” (Tirmizî, Büyû’, 75) diyerek müsamahakâr kimselerin Allah'ın hoşnutluğunu kazanacağını ifade etmiştir.

                             KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM

YAZARLAR