Böyleyiz işte! Her şeyimiz düzgün, hayatımız rutin ve alışkanlıklarımızı rahatlıkla uygulayabildiğimiz zamanlarda; “ sıkıcı bir hayatımız var, değişen bir şey yok hayatımızda, ne olacak her şey aynı!” diye yakınırız. Seksenler dizisinde “nasılsın?” sorusuna; “aynı be ya!” diyen kişiyi belki de, duygularımıza tercüman olduğu için, çok sevmiştik.
Rutinlerimiz bozulduğunda, hayatımızın akışında aksaklıklar meydana geldiğinde ve anormal bir çizgiye doğru sürüklendiğimizde; “Allah’ım, beni mi buldu bu iş, beni zor duruma sokan devlet, hükümet ya da şu güç, bu güç!” Diye hayıflanmaya başlarız. Ayağımıza taş takılsa, ya Ahmet koymuştur ya da Ayşe koymuştur. Yaşantımıza küçücük dahi bir engel önümüze çıksa “başımıza bu engeli kim koydu?” diye fevaran ederiz.
Bir ayı aşkın bir zamandır yazı yazamadığımı ve öncelikle bununla ilgili açıklama yapmam gerektiğini biliyorum. Lafı dolaştırmak, konuyu unutturmak için girmedim yukarıdaki konulara. Hepimiz toplumun bir kesitiyiz mütevaziliğimi de ön planda tutarak anlatmak istediğim, mazeretine sığınmak istediğim konuya alt yapı hazırladım. Yukarıdaki cümleler aslında bundan ibaret.
Başta ben olmak üzere her şeyimiz her şey gönlümüzdeki gibi olsun, istiyoruz. Hatta bazen, bizim hoşlanacağımız, arzuladığımız hayatın akışında, birileri plânlayıp programlayıp bunu bize altın tepside sunsun, istiyoruz. Hayatımızı hep hoşlanacağımız rutin – dışılıklar doldursun istiyoruz. Gerçi bir müddet sonra bu durumu da rutin bulabiliriz ama; olsun en azından denenebilir diyoruz. Deneyenler de herhalde rutin buluyordur.
Yazamadım. Çünkü yaklaşık bir buçuk aydır toplumdaki bir çok insanın, bu ara tutulduğu “kuru öksürük ve halsizlik” hastalığına duçar (tutuldum). Bir türlü öksürük geçmiyor diye hayıflanırken (Allah düşmanımızın başına vermesin!) bir burun kanaması sıkıntısına tabi oldum. Burun kanaması da arada hafif kaynayıp geçen bir kanama değildi. Başladığı zaman “acil servis” de tamponla zor durduruluyordu. Hasılı ameliyat falan derken, şimdilik Allah katından şifa geldi bize.
“Düşmanımızın başına vermesin!” cümlesindeki merhameti, şefkati, insan sevgisini de hatırlatmak isterim. Biz öyle bir merhamete layık olabilmeliyiz ki bir başkasına karşı merhametli olalım. Bu düşmanımız olsa dahi. Aslında bu cümle başlı başına bir yazı konusudur. Onu ileride irdeleyelim. Ama neden bu cümleyi kurdum? Çünkü kafanızı kaldırsanız genzinizden, eğseniz burnunuzdan gelen kan durmuyor ve bitmek bilmiyor. Öksürük ve ıkınmalar neticesinde burun damarlarımdan birini patlatmış ve kanama buradan geliyormuş. Allah hepimize şafi sıfatıyla tecelli etsin. Allah dertli kullarına deva, hasta kullarına şifa, borçlu kullarına eda (borcunu ödeme) nasip etsin. Bu duaların ne kadar anlamlı olduğunu insan başına gelince anlıyor. Aman Allah’ım! Başına gelmeyince anlamazsın, cümlesini de ekleyeyim.
Son bir cümle ile şimdilik vedalaşalım. Hz. Peygamber derki; “İnsanların çoğunun kıymetini bilemediği, iki şey vardır: sağlık ve boş vakit.” Hangimiz değerini biliyoruz Allah aşkına! Anlasak bile hangimiz unutmuyoruz, Allah aşkına! Şimdi meramımı anlatabildim sanırım.
Hadi kalın sağlıcakla!
