Mudar kabilesinden kalabalık bir bedevî topluluğu, Allah Resûlü'nü ziyarete gelmişlerdi. Üzerlerinde çok basit ve kaba yün elbiseler vardı. Fakir ve muhtaç oldukları her hâllerinden belli oluyordu. Hz. Peygamber bu hâllerini görünce halkı onlara yardım etmeye teşvik etti. Her nedense halk onlara yardım getirmede biraz gecikti. Bu durum Allah Resûlü'nün canını sıkmıştı. Öyle ki bu hâl mübarek yüzüne bile yansımıştı. Sonra ensardan bir kişi bir kese gümüş para getirdi. Onu gören diğeri elinde bir başka yardımla geldi. Sonra ashâb peş peşe bir şeyler getirmeye devam etti. Gördükleri, Allah Resûlü'nü çok sevindirmişti. Bu kez sevinçli olduğu yüzünden belli oluyordu. Şöyle buyurdu: “Kim İslâm'da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm'da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.” (Müslim, İlim, 15)
Örf ve âdetler toplumun alışkanlıklarının bir ürünüdür ve sahip olunan değerleri yansıtır. Allah Resûlü de ashâbına iyilik yapmalarını, iyiliklere öncülük etmelerini, sonraki nesillere örnek olmalarını tavsiye ediyordu. Yaptıkları iyilikler sonraki nesiller tarafından kabul görüp uygulandıkça onların da kazanılan ecre ortak olacakları müjdesini veriyordu. Aynı şekilde kötülüğe öncülük ederek nesiller boyu devam etmesine neden olanların da yapılan cürümlere ortak olacaklarını bildiriyordu. Allah Resûlü bir taraftan güzel âdet başlatmayı ve devam ettirmeyi teşvik ederken diğer taraftan da kötü âdetleri güzel olanlarla değiştirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak için çaba sarf ediyordu. Muhtaç durumda olanların yardımına koşmak gibi güzel bir âdeti başlatanı ve bunu devam ettirenleri müjdelerken kötü âdet başlatan ve bunu devam ettirenleri ise uyarıyordu.
İnsan, fıtratının gereği olarak her zaman kolay ve rahat olanı yapmaya eğilimli olduğu için zihninde iyi olarak yerleşmiş davranışları fazla düşünmeden tabiî bir eylem olarak yapar. Kötü olarak yerleşmiş olandan da aynı şekilde kaçınır. İnsan elbette düşünerek, tartarak, ölçerek, belirli bir hesap içinde davranmak zorundadır. Ancak bunu her davranış için sürekli yapması, işlerin neticelendirilmesi açısından birçok zorluğu beraberinde getirecektir. İşte kişi bu zorluklardan kaçınmak için toplum nazarında genel kabul görmüş ve öteden beri tekrarlanarak yerleşmiş bulunan bazı sosyal davranış biçimlerini uygular. Genel olarak bu davranışlar “örf ve âdet” olarak isimlendirilir. Bu iki kelimenin kullanımında “iyi olan âdetler” için örf; “iyi ve kötü olanların tamamı” için âdet şeklinde bir ayrım yapılmakla birlikte, birbirinin yerine ve aynı anlamı belirtmek üzere kullanımları da oldukça yaygındır.
Toplumsal hayatta birlik ve düzenin temin edilmesinde örf ve âdetlerin etkisi ve yeri büyüktür. Özellikle yazılı kuralların olmadığı toplumlarda örf ve âdetler bu işlevi yerine getirmiştir. Bunun yanında örf ve âdetler toplumsal teamüllerin temelini oluşturmuş, ahlâk ve hukuk kurullarına da ilham kaynağı olmuştur. İnsanların benliklerine işleyen örf ve âdetler herkes tarafından kabul gördüğü için anlaşmazlıkların çözümünde de etkili olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de örf ve âdetlerin varlığı kabul edildiği gibi bu hususta Müslüman'ın nasıl davranacağına da işaret edilmektedir. “Sen af yolunu tut, örfü emret, cahillerden yüz çevir.” (A’râf, 7/199) âyetinde geçen “örf” lafzının “önceki dinlerin üzerinde ittifak ettiği, insanların yadırgamadığı güzel ve makul olan davranışlar” anlamının yanında “ma’rûf” (iyi ve güzel olan) anlamında da kullanıldığı belirtilmiştir.
Câhiliye döneminde kabileler arasında sonu gelmeyen kan davaları ve aylarca süren savaşlar eksik olmazdı. Savaş ve kan davalarında kabile mensuplarının birlikte hareket etmelerini sağlayan taassup ve dayanışma duygusu çok güçlü idi. Bundan dolayı insaf sahibi kabile mensuplarının sesleri çıkmıyordu. Kur’an, müşriklerin bu tutumunu “hamiyyetü’l-câhiliyye” şeklinde isimlendirmiştir. Bunun yanında putperest anla yışı hâkim kılma anlamına gelen “hükmü’l-câhiliyye” nin de kabul edilemez olduğu belirtilmiştir. Kadınlar da “teberrücü’l-câhiliyye” yani Câhiliye döneminde görülen giyim kuşamdaki ölçüsüzlükler konusunda uyarılmıştır. Yine insanlardan kesin bir bilgiye dayanmayarak kişisel tahmin ve öngörüleri esas almak anlamına gelen “zannü’l-câhiliyye” den sakınmaları istenmiş ve bu âyetlerde işaret edilen câhiliye zihniyeti açıkça eleştirilmiştir.
Bunun yanında Kur'ân-ı Kerîm'de bazı uygulama ve davranışların tedrîcî olarak yasaklanması, tebliğ ve irşadda uygun lisan ve yöntem kullanılmasının emredilmesi, müşrik de olsa insanların değerlerine dil uzatılmamasının istenmesi ile alışagelen örf ve âdetlerin terk edilmesinin kolay olmadığına işaret edilmektedir. Allah Resûlü de bu anlamda ma’rûf olan örfü kabul etmiştir. Hz. Âişe validemizin anlattığına göre, Ebû Süfyân’ın hanımı ve Muâviye"nin annesi olan Hind, bir gün Resûlullah’a gelip şöyle sorar: “Yâ Resûlallah! Ebû Süfyân mala düşkün, çok cimri bir adamdır. Bu nedenle onun malından kendime ve çocuklarıma yetecek miktarı haberi olmadan almamın benim üzerime bir günahı var mıdır?” Resûlullah da ona, “Hayır yok. Sana ve çocuklarına yetecek miktarı örfe göre al.” buyurur. (Buhârî, Ahkâm, 14) Hz. Peygamber Hind’e kocasının malından örfe uygun olarak alabileceğini söylerken alacağı miktar konusunda muhtemelen o günkü toplumda bir ailenin geçim standardını kastetmiştir. Zira Peygamber Efendimiz bir ailenin yiyecek ve giyecek gibi temel ihtiyaç miktarının belirlenmesinde, o ailenin bulunduğu beldenin örfünün ölçü alınmasının gerekli olduğuna Veda Hutbesi’nde dikkat çekmiştir.
Bazı hadis kaynaklarında Peygamber Efendimize atfedilmekle beraber hadisçilerin çoğunluğuna göre hayat tarzı ve konulara bakış yöntemi açısından Allah Resûlü'ne en çok benzediği söylenen Abdullah b. Mes’ûd’a ait olan, “Müminlerin iyi ve güzel gördükleri, Allah katında da güzeldir; onların çirkin gördükleri, Allah katında da çirkindir.” (İbn Hanbel, I, 379) sözü de o döneminde örf ve âdete bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir.
Allah Resûlü İslâm'ın temel ilkelerine uygun olmayan câhiliye âdetlerine ise Veda Hutbesi’nde, “(Ey insanlar) şunu iyi bilin ki câhiliye zihniyetinden kaynaklanan her şey ayaklarımın altındadır” (Müslim, Hac, 147) buyurarak kesin bir dille karşı çıkmıştır.
KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM
