Harun DOĞRUYOL


ÖĞRENME COŞKUSU

"...En başa dönersek, okul bize öğrenme coşkusu vermiyor. Okul bizim en güçlü yanımız olan merak duygusunu törpülüyor, soru sordurtmuyor. Psikologlar, insanın hayatta en büyük zevkinin anlamak olduğunu buldular. İnsan olmak merak edip anlamaktan geçer. En güçlü yanımızı heder ediyoruz. En azından ben kendi adıma evrenin yapısını okul bittikten sonra merak etmeye başladığımı söyleyebilirim."


            Lisede fizik ve kimya derslerinden sürekli düşük notlar aldığımı hatırlıyorum. Bir sürü formül ezberliyor ve sınav bitince unutuyordum. Velhasıl bu derslerden bir şey öğrenemedim. Üniversiteyi bitirince elime Stephen Hawking’in kitabı geçti. Evrenin nasıl oluştuğunu anlatıyordu. Astrofizik bir dizi film gibiydi kitap. Her şey hayranlık vericiydi. 13,7 milyar yıl önce küçük bir nokta patlamış ve genişliyordu. Biz bu noktanın bir parçasıydık. Tüplü televizyonlardaki karıncalı görüntü o patlamadan kalan radyasyon serpintisiydi. İlk atom hidrojendi. Hidrojen bir çekirdek ve çevresinde dönen tek bir elektrondan oluşuyordu. Atomun %99’u boşluktu. Misal, çekirdeği Demirci kabul edersek elektron İmrenler’de dönüyordu. Çekirdek evrenin en büyük enerjisini saklıyordu: nükleer enerji. Çekirdekteki parçacıklar (proton, nötron) arasında inanılmaz güçlü bir denge ve bağ vardı. Aralarındaki denge bozulunca ortaya nükleer bomba çıkıyordu. Bu küçük parçacıklar (quark) daha küçük parçalara bölünebiliyordu.      

             CERN’de bu parçacıklar ışık hızında çarpıştırılıyor ve daha da küçük parçacıklar elde edilmeye çalışılıyordu. Yani dığdının dığdısını arıyorlardı. Bilim adamları bölünemeyen en küçük parçayı (Higgs Bozon) arıyorlardı ve buldular da. Maddenin kütle kazanmasına ve var olmasına neden olan bir parçacık vardı. Madde, imkansızlıktan gerçek aleme bu parçacık sayesinde çıkıyordu.

            Maddeyi oluşturan ne kadar parçacık varsa karşılığında görünmeyen bir anti madde parçacık var. Şöyle düşünelim: Sen bir yere toprak yığıyorsun. Bu yığın ne kadar yüksek ise o kadar derin kazmak zorundasın. Çünkü kazdığın yerden aldığın toprak ile yığın oluşturacaksın. İşte evrenin ve anti maddenin temeli budur.

            Bütün bunları son birkaç yüzyılda öğrendik. Peki daha önceleri nasıldı? İnsanlar önceden Afrika’nın ucuna gelince haritadan düşecek lerine, dünya öküzün boynuzu üzerinde durduğuna ve öküz başını salladıkça deprem olduğuna inanıyordu. Newton, 17. yüzyılda evrenin en zayıf fakat en yaygın kuvvetini keşfetti: çekim kuvveti. Tüm Güneş sistemi, Samanyolu ve diğer galaksiler bu kuvvet ile boşlukta asılı kalıyor ve dönüp duruyorlardı. İki cisim birbirini aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olarak çekiyordu, yani ortada öküz möküz yoktu.

            Einstein zamanın göreceli olduğunu buldu. Bizim gezegenimizdeki bir saat, başka bir gezegende yüzlerce yıla eşit demekti. Ya da tam tersi. Hız arttıkça zaman yavaşlıyordu. Hele ışık hızına geldiğinizde zaman duruyordu. Einstein şöyle diyordu: güneş ağırlığı nedeniyle uzayda bir çukur oluşturuyor ve gezegenler de bu çukurun içinde güneşe düşmeden ve fakat güneşten kaçamadan dönüyor. Hele e:mc2 formülü yok mu! Misal, sen 80 kiloluk bir adamsın. Işık hızının karesi ile senin kilon çarpılınca o kadar enerji ortaya çıkıyor. Yani teorik olarak her şeyden nükleer bomba yapılabilir. (Işığın hızının yaklaşık 300.000 kilometre olduğunu da belirteyim.)

            “Yerçekimi”  filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Eğer dünyanın dönüş hızı olmasa kaslarımız erimeye, yemekler midemize gitmemeye başlar. Kısa sürede salyangozlara döneriz. Mars’a yerleşirsek orada çekim kuvveti az olduğu için boyumuz en az 3 metre olacaktır. Ama Dünya’ya ziyarete geldiğinde yürümekte zorlanacaksın.

            Einstein’ın 100 yıllık teorilerinden bazılarını birkaç yıl önce gözlemlerle doğruladık. Bir karadelik çevresini büküyor, teneke plakalarının çıkardığı loop sesine benzer bir ses çıkarıyordu. Hawking, matematik ile karadeliklerin mahiyetini bize gösterdi. Güneş yaklaşık olarak 4.5 milyar yıl sonra bitecek. Olsun varsın evdeki ısıtıcıyı yakarım, en kötü doğalgaz geliyor kombiyi açarım diyemezsin. Güneş dünyayı yutacak sonra çekilip portakal boyuna kadar küçülecek. En başta ne demiştik çekirdek ile elektron arasında boşluk büyük bir boşluk var. Elektronlar çekirdeğe düşecek, boşluk kapanacak, onun için güneş portakal kadar kalacak, ama ağırlığı şimdiki ağırlığı ile aynı olacak. Tabi bunun aşamaları var: önce süpernova patlaması sonra beyaz cüce sonra nötron yıldızı veya kara delik. Karadelik her şeyi yutabilir. Kendinden kat ve kat büyük yıldızlar bir portakal topuna sığabilir. Karadelikten alacağınız bir fiske tozu kamyonlarla bile taşıyamazsın. O kadar ağır. Bir karadeliğe yakalandın mı işiniz bitti demektir.

            Güneşin merkezindeki sıcaklık dereceleri hayalimize sığmaz. Korkunç bir basınç altında hidrojen helyuma dönüşüp durur. Çekirdekten yüzeye doğru her tabakanın sıcaklığı farklıdır. Güneş dışarı patladığında o her bir tabaka farklı bir maddeye dönüşür. Altın, demir, taş, bakır, toprak, organik maddeler vs… Bunların hepsi yıldızlardan gelen ve farklı ısı derecelerine maruz kaldığı   için  oluşan  maddelerdir.  Bu  durumda bizler de birer yıldız parçasıyız.

            En başa dönersek, okul bize öğrenme coşkusu vermiyor. Okul bizim en güçlü yanımız olan merak duygusunu törpülüyor, soru sordurtmuyor. Psikologlar, insanın hayatta en büyük zevkinin anlamak olduğunu buldular. İnsan olmak merak edip anlamaktan geçer. En güçlü yanımızı heder ediyoruz. En azından ben kendi adıma evrenin yapısını okul bittikten sonra merak etmeye başladığımı söyleyebilirim.

YAZARLAR