Geçen hafta mübarek Ramazan ayına giriş yapmış, orucun faydalarıyla ilgili alışılagelmiş tespitlerin dışında calibi dikkat (yani dikkat çeken); oruç ile anı yaşamak ve anın farkına varmayı daha fazla önemsediğimi vurgulamıştım. Her ne kadar herhangi bir konuya biraz alışınca her şey rutin hale gelse de ve şu an ramazan ayının ilk on günü geçmiş olsa da, hâlâ günün son dakikaları, insanın yaşadığının farkına varmasına vesile olması açısından benim için önemli olmaya devam ediyor.
İbadetlerde devamlılığın son zamanlarda özellikle genç nesilde, hatta orta yaş gurubunda azaldığının herhalde hepimiz farkındayızdır. “Gençliğimiz nereye gidiyor?” sorusu; saygıda, merhamette, düzende, gelenek ve görenek lerde, kısaca sosyal hayatın birçok bileşeninde sorulmaya devam ediyor. Bu, din ve dini hayatın büyük bir alanını kaplayan ibadetteki lakaytlık ve bu konu daki olumsuz gidişat için de sorulması zorunlu bir sorudur. Hiç abartısız geleceğimizi yok etmeye, varlığımızı, öz benliğimizi mecrasından koparacak gelişme lere yol açacak böyle bir tehlikeyi göz önünde bulundurmalıyız.
Yazarken ya da konuşurken tekrara düşmemek, aynı düşünceleri, aynı duyguları, aynı kelimelerle yinelememek bizim gibi yazarlar için önemlidir. Ama bununla beraber “ettekraru ahsen, velev kane yüzseksen” deyişinde olduğu gibi hatırlamamızın ve hatırlatmamızın gerekli olduğu konular ve gerekli olduğu zamanlar vardır. Aynı, Allah’u Teala’nın Ramazan ayını yılda bir ay farz kılması ve bu yolla da açlığı, zamanın değerini ve tefekkür etmeyi (düşünmeyi) hatırlamamızı sağlamak istemesi gibi…
Ramazan ayı vesilesiyle gazetemizin köşe yazarlarından bazılarının yazı alanlarına biraz daha sık girmemi önce siz okurlarım, sonra da yazar arkadaşlar mazur göreceklerdir inşallah. Aflarına sığınıyorum. Aslında ben biraz daha felsefi tarafıyla ilgileniyorsam da, dinin özünü kavrayarak , dini hayatı özlemeyi, özümsemeyi ve özletmeyi hedefliyorum. Akhisar’da görev yapan bir öğretmen arkadaşım ile bazı konuları irdelerken aynı iklimden etkilenmiş olmamıza rağmen farklı metodlar düşünebiliyoruz. Yanlış anlamayın miras meselesi, ortaklık meselesi falan değil! Siyaset, futbol, dizi meselesi hiç değil! Gençliğin aileden kopu şundan tutun da yeni neslin yediği fastfood ürünlerle sağlıksız beslenmesine; gençliğin sosyal hayattan kopuk oluşundan tutun da gençlerin ülkenin geleceği adına hiçbir şey düşünmemesinin oluşturabileceği sıkıntıya kadar bir çok konuyu ele alır ve tartışırız. Tartışırız kelimesi latife tabi ki. Daha ziyade O, öğretmen bir meslektaşım olarak ve fiilen gençlerle devamlı yüzleşen bir eğitimci sıfatı ile karşılaştığı problemlerin çağımızda zor aşıldığı, kültürel, dini ve sosyal hayatla ilgili gençlerdeki bu algıların agnostik düşüncede (her türlü manevi veya mistik bilgilerle ilgili iddiaları reddeden) olduğunu söylüyor. Arkadaşım bunun için tüm dini esasların niçin var olduğunu, insana faydalarının neler olduğunu tek tek gerekçelendirmemiz gerektiğini söylüyor. Ben de, tıpkı İslâm’ın ilk yıllarında olduğu gibi –Allah neyi bizden istiyorsa iman edip onu uygulamamız gerektiğini, imanın sorgusuz sualsiz var olması gerektiğini iddia ediyorum. Eskilerin deyimi ile hülâsa (özet olarak vardığımız son nokta) arkadaşım kesinlikle haklı ama ben de haklıyım. Yani hem imani noktaların, hem ibadetle ilgili noktaların, hem de manevi alandaki her bir noktanın çağımıza göre makûl var olma sebepleri anlatılmalı, öğretilmeli gençlere… Bununla beraber şeksiz şüphesiz, tartışmasızgerekçesiz imanın ve imana dayalı ibadetin mutlaka bir müslümanda olması gerekliliği anlatılmalı ve öğretilmeli gençlere...
İftar programlarında ve sahur programlarında her ramazanda olduğu gibi konunun uzmanı hocalar konuşuyor ve dini hayatımızla ilgili konulardan bahsediyorlar. İbadetlerin nasıl yapılacağı, dini hayattaki problemlerimizin, sosyal hayattaki problemlerimizin dinimizdeki yeri ve hükmü konusunda bilgiler paylaşıyorlar. Geçen gün şahit olduğum bir konuşmada orta yaşlardaki bir vatandaşımız bu programlardaki konuşmalardan birbiriyle zıt hükümlerin çıktığından bahsetmiş ve durum dan yakınmıştı. Birinin “A” dediğine diğerinin “B” dediğini söyledi. Ben bu konuda az ya da çok yıllarca diz çürütmeme rağmen benden katbekat daha fazla diz çürüten hocalarımızın fetvalarına ihtiyaç duyuyorum. Eskiden her sene çetrefilli konular ve konuklar bulunur, kafalar bulandırılırdı. Ben hâlâ bunu kasıtlı yaptıklarına inanıyorum. Benim bu konulardaki doğru ile eğriyi ayırt edici turnusol kağıdım; hükmü veren kişinin dini yaşayışındaki samimiyetidir. Dinini yaşadığı hayata mı uyarlamaya çalışıyor yoksa hayatını dinine göre mi şekillendirmeye çalışıyor?
Benim için fetva sahibinin; hayatını dinine göre yaşamaya çalışan, nefsi ve menfaati için değil, Allah rızası için fetva veren ve dinini bu fetvaya göre yaşayan ve yaşadığını bize tavsiye eden kişiler olması çok önemli. Ben o kişilere eskilerin deyimiyle ittiba ediyor, yenilerin deyimiyle o kişileri rol model alıyorum. Yoksa durduk yere adam öldüren bile kendine göre mazeret uydurabiliyor yaşadığımız dünyada. Biz buna hatayı, yanlışı, günahı meşrulaştırmak diyoruz.
Bir anekdotu daha aktarayım da öyle vedalaşayım sizinle bu hafta. Arkadaşın biri diğer arkadaşına neden oruç tutmadığını sormuş muhabbetine. Arkadaşı da doktorun kendisinin uzun süre aç kalmaması gerektiğini, bazı yiyecekleri yememesi gerektiğini ve sigara içmemesi gerektiğini tembihlediğini söylüyor. Böyle yaparsa midesinin düzeleceğini söylüyor. Dolayısıyla oruç tutma masının gerekçesi olarak doktoru bahane ediyor. Arkadaşı da durumu bildiği için aynı doktorun bazı yiyecekleri yememesi gerektiğini ve sigara da içmemesi gerektiğini söylediği halde neden sigara içtiğini, midesine zararlı yiyecekleri neden yediğini ve doktorun bu tavsiyelerine uymayıp da diğer tavsiyesine uyduğunu muzipçe soruyor.
Buradan çıkan sonuç eşittir: menfaatimize, nefsimize göre fetvayı istemek, uygulamak ve işimize gelmeyen tarafı yok saymak hepimizin nefsine daha uygun geliyor. Halbuki böyle mi olmalı!?
Haydi sağlıcakla kalın!
