“Konuşulacak çok şey var ama konuşacak kimse yok!” Sözü gözüme ilişti dün deprem mahallinden yayın yapan bir televizyon programında. Ne kadar acı ne kadar anlamlı hatta ikisini de kapsayacak daha güzel bir kelime ile ifade edecek olursak ne kadar manidar bir cümle. Bu sözü yıkık binaların erişebilen duvarına yazan kişi aslında ne kadar dolu, ne kadar birikimli bir entelektüel. Kendisinin ürettiği bir cümle ise ne kadar zeki ve üretken bir kişi. Başkasından alıntı ise ne kadar yerinde kullanmış bu cümleyi. Ve bana göre daha anlamlı olanı duvara yazacak kadar duyguları dolmuş, ruh hali olarak yaşananlardan dolacak kadar etkilenmiş bir kişi olması.
Konuşacak kişi yok cümlesi onu değil beni bile yaraladı. Bu cümle konuşacak herhangi bir kişiden bahsetmiyor. Kendisiyle konuşula gelmiş kişiliği olan, samimiyeti konuşmaya yeterli, arkadaşlığı, dostluğu, akrabalığı, eşliği, konuşması için kurulmuş bağı olan kişilerden bahsediyor. Bir öğretmen arkadaşın, gözyaşları içeri sinde, üzüntüden konuşmaya mecalinin olmadığını söylerken öğrencilerden yarısının depreme kurban verdiğini ve bu yüzden artık konuşmak istemediğini belirtmesi aynı ruh hali değil mi?
Geçen hafta yaraları sarmak ile ilgili yazacağımızı belirtmiştik. Eski Diyanet İşleri başkanı Mehmet Görmez’i dinleyin derim ben. Üşenmeyin! Sıkılmayın! Öncelikle ders almak sonra “neler yapabilirizi” görmek duymak ve bu uğurda çaba sarf etmek için lütfen dinleyin. Ben en azından bana yansıyan bir kısmının beni etkileyen tarafını sizi etkileyebilmesi için etkileyebildiğim kadarıyla yazayım istedim. Bilmem okuma zahmetinde bulunur musunuz?
Depremin yaraları olarak nedense şu kadar ev yıkıldı, şu kadar iş yeri yıkıldı, ekonomiye şu kadar zararı oldu gibi konularından bahsederken ve yaraların tamiri olarak şu kadar ev yapılacak, şu kadar iş yeri açılacak, borçlar yapılandırılacak gibi önlemlerden bahsetmeyi önceliyor ve tekrar tekrar ifade ediyoruz. Depremin toplumda ve insanlarda oluşturduğu travmadan neredeyse hiç bahsetmiyoruz. Depremin psikolojik olarak oluşturduğu derin etkilerden nasıl kurtulmamız gerektiğinden çok az bahsediyoruz. Belki biraz çocuklar için hassasiyet gösteriyoruz ama çocuklar kadar etkilenen ve olayın farkına daha yeni yeni varmaya başlayan genç, orta yaş ve yaşlılarımızın halinden anlamak ve çare bulmaya çalışmak derdimiz olmuyor. Yapıların sağlamlığı, yıkılmaması için ince elemelerden geç mesi gerektiğinden bahsettiğimiz kadar, yapıların yapacak olan insanların sağlamlığından, dürüstlüğünden, hak – hukuk yemeyecek insanlar olması gerektiğinden hiç bahsediyor muyuz?
Devlet erken geldi, asker geç geldi muhabbetini deprem bölgesine yüzlerce, binlerce kilometre öteden oturduğumuz yerden yapmak ve “çamur at izi kalsın” ifadesi yerine depremi duyar duymaz ülkemin en uzak yerlerinden yola çıkan onlarca otobüs ve araçlarda yer almamanın, yer alamamanın ayıbını, hüznünü aklımıza getirebiliyor muyuz?
Şimdi daha önceyi halının altına süpürerek neler yapabilirize bakmalı değil miyiz? Ama gerektiğinde konuyu tekrar ibret nazarı ile açabilme hakkımı saklı tutarım bilesiniz!
Bununla beraber hem yaptıklarımıza hem de yapabileceklerimize Mehmet hocamdan etkilenerek kısa kısa ifade edeyim:
Depremin ilk günlerinden itibaren memleketimizin tüm illerinde, tüm ilçelerine hatta tüm mahallelerinde yardım merkezleri oluşturuldu. Demirci de salçasından hoşafına, fasulyesinden konserve kavurmasına kadar yiyeceklerden; battaniyesinden masasına, sobasından ayakkabısına ve yeni çamaşırına kadar çeşit çeşit yardım malzemesini gördük. Yardımların devamı için elimizden geleni yapmaya çalışmakla beraber her bir boş evimizi depremzedelerin hizmetine sunmak gerekliliğini de hatırlatmak isterim. Sıcak yuvalarımızda imkanımız yoksa dua ederek de mi yardımda bulunamıyoruz? İyi dilek ve temennilerimizi tanıdığımız, tanıyabildiğimiz ya da hasbelkader sohbet etme imkanı bulduğumuz acılı insanlara tüm metanetimizle sevgi, saygı ve dua ile sohbet etmeyi de mi beceremiyoruz? Böylelikle yüreklerdeki halen devam eden zelzeleyi bir nebze de olsa durdurabiliriz.
Mehmet Hoca; sadece toprak altındaki fay hatlarına bakmayalım. Milletimizi millet yapan fay hatlarına da bakalım diyor. Haklı değil mi? Tüm siyasi ve politik çekişmelerden uzak birlik ve beraberliği pekiştirecek bir dil, bir anlayış, bir seferberlik coşkusu oluşturamaz mıydık? Çok mu geç kaldık? Yoksa şu önümüzdeki sathı mahalde daha fazla mı dikkatli olmaya ihtiyacımız var?
Toprağımız sarsıldı. Sarsılan toprak üstündeki hileli, hurdalı, eski – eskiliği yapanların basitliğinden kaynaklı – geleceğe ayak uyduramamış tüm yapılar yıkıldı. Sağlam yapılan, zemini sağlam, hileden uzak, malzemeden çalınmamış binalar ayakta kaldı. Peki onlarca yıldır belki birkaç yüzyıldır sallanan, sinsice ve yavaş yavaş yıkılarak yok olmaya giden manevi hayatımızın kolonları, kirişleri yıkılmaya yüz tutuyor. Farkında mıyız? Bu manevi hayatımızın binalarının yıkılmasının aslında bizi vücudende yıktığının farkında mıyız? Bu doğrultuda manevi hayatımıza dair teminat, tadilat ve yepyeni esaslar üzerinde çalışabilecek miyiz? Bunun için de bir yıl, beş yıl ve en geç on yıl düzeltme sözü verebilecek miyiz?
Ben birazından, birazcık hisse kaptım. Hissemi size de hisselendirmek istedim. Fazlası için emek gerek, emek için gayret gerek. Çorbası benden. Ana yemek sizden olsun. Bir ara tatlıyı da ben ikram ederim. Kolay gelsin, zor olanı kolay getirene, kolay getirmeye çalışana.
