Tahir için yazmaya başlamak, doğum sancıları çekmek gibidir, başında, midesinde dayanılmaz ağrılar, elinde ayağında iradesi dışında oluşan garip hareketler… Tam o an, Tahir başını ellerinin arasına alır, boyuna sıkardı. İşte o an yüreğine saplanan ne olduğunu bilmediği bir duygu yiyip bitirir onu…
Üç gündür içi içine sığmaz Tahir’in, hiçbir yerde bir saatten fazla duramaz, oğlunun hediyesi akıllı televizyon apara-tından gençlik dizileri izlemek, YouToube’den müzik dinlemek, bile merhem olmaz…
Tekrar başını ellerinin arasına alan Tahir:
“Ne yazacaktım bugün ya, dur bir dakika, ha ha ha tamam, tamam; yok yok yok, onu sonra yazmalıyım, yarattığım mitolojik kahramanı hemen öldüremem, o kalemimin mürekkebi olduğu sürece yaşamalı. Vakti zamanı geldiğinde kalemin mürekkebi bittiği gün darağacı kurulur, yağlı kement boyna takılır sonra da… Daha erken, zamanı gelince üstü-müze düşen vazifeyi yaparız!” Diye iç konuşmalar...
Tahir, eski, taka bilgisayarını açmış, başını yukarıya kaldırmış, nereden başlayacağını düşünüp taşınırken…
“Ne yazıp duruyon öle?”
“Hiç yazıyorum, işte!”
“Ne faydası va bu yazdıklanın, bi şeye gaşı mı oluyo şimdi bunla?”
“Bir şeye faydası olsun diye, yazmıyorum ki!”
“Neden yazcan deye abırcın oluyon o zaman boş ve?”
“Olsun, yazıyorum işte, bir gayem yok yani!”
“Bişe gazandıyo mu bu yazdıklannnnn he?”
“Ne kazandıracak ki, içimde bir yanardağ var, yazdıklarım yanar-dağdan çıkan lavlar gibidir!”
“Aman işin mi yoh mu, gözlene yazık; kör olcan, kör!”
“Boş ver, düşünme beni!”
“Kendin bilisin, ne yapasan yap!”
“Allah Allah!”
“Ne Allah Allah’ı ya?”
“Hiç, hiç, hiç, bir şey demedim!”
“Bi dene bakem, gören, hadi de!”
“…”
Tahir odasından çıkıp mutfağa, oradan, balkona gitti geldi. Gidip gelirken, başını ellerinin arasına almış sıkıyordu yine. Onun bu anlarda kendini her şeyden koparıp beynine, hayallerine gömülmesi gerekiyordu, yoksa kalemiyle kağıdıyla buluşamıyordu bir türlü! Telefonuna yüklediği müziklerin duygusallığı ile kendi hayallerine gömülecekti. Bir deyiş, iki deyiş, üç deyiş…
“Bitti mi işin?”
“Daha başlamadım ki!”
“Ne yapıyon ne zamandı bakem?”
“Hiç oturuyom!”
“Ge o zaman, benim yanımda otur, sen benim yanımda yazamıyon mu, yazdıklana bakmam; ge benim gıyımda yaz!”
Tahir’in arkadaşı Karahayıt’tan, hani termal tedavinin merkezi vardır ya, işte oradan olur. Tahir’in yolu bir rastlantı sonucu Karahayıt’a düşmüş, birkaç gün orada konaklayınca tanışıp hayat arkadaşı olmuşlardı.
“Peki geliyorum!”
Gecenin hayini, uykusunun altından girip üstünden çıkmış uykusuz bırakmıştı Tahir’i. Usulca yerinden kalktı, ayakuçlarına basarak, yatak odasının aralık kapısından sızan diyafon ışığının aydınlattığı kör bir ışıkla bir gölgenin sessizliğinde süzülüp çıktı. Mahallede çıt yoktu, herkes uykuya dalmıştı. Bir tek sol yandaki yeşil boyalı apartmanın üçüncü katın ışığı yanıyordu. Bir de hemen karşı apartmanın üst katı. Üst katta yalnız sarı saçlı sarışın bir kadın oturuyordu. Onu da uyku tutmamış olacak ki, sigara içiyordu balkonda. O neden uyuyamamış, kim bilir vardır bir hikmeti diye düşünmüş, ya da… kendi kendine bir şeyler söyledi. Sarışın kadının sigarasının karanlıkta yanıp sönen ateş böceği misali şavkında hiç görünmeyen cemaline bakıyordu. Bir müddet görünmeyen cemalini göz hapsine aldı, sarışın düz saçlı kadının. Birkaç dakika karanlıkta göz göz geldiler. Sonra duygu fırtınası gelmişken yazmaya başlayayım deyip yazı odasına gitti Tahir!
2002 yılında yazmaya başladığı “Rüyanın Yolcuları” adlı yarım bıraktığı öyküdeki kızıl kayalıkların altındaki al at koşturup duruyordu daha. Tahir, al atları anlatmakla başlamıştı ya yazmaya.
“Al atı, yakıcı temmuz güneşinin insanın, beynini delip geçen ışınlarına aldırmıyor, kızıl kayaların altında koşturup duruyordu. Al atı, üstüne mavi pelerinli Mavili'yi almış, kırk yıl ötesine alıp gidiyordu.
Al at koşuyor, Tahir yazıyordu. Hem öyle bir yazıyor, öyle bir yazıyor; dolmakaleminin mürekkebi yetişmiyordu. Mavili'si, tek gamzelisi, kestane kızılı saçlısı, babasının iki taneden biriciği, Aliye Rona tipli annenin gözyaşlarına kıyamadığı çıt kırıldım Şadiye’si ve o biriciğin Tahir’i…
Şirin için dağları delen Ferhat! Bu Ferhat, o Ferhat değil, bu Ferhat, ahir zamanın Ferhat’ı Tahir’i, karıncayı incitmekten korkan “layt Tahir!”
“Tahir’im sen tamam de, dağları düz ederim, sen eyi düşün, o bizim evde edebilir mi?”
Öyle demişti babası, öyle demişti demesine de… Ah Layt Tahir ah!
“Sen ne zaman gaktın gine?”
“Yeni kalktım, yeni!”
“Nal yeni, nal yeni, sen ni zaman odu gideli, tavalete gidin deye urdan omadım!”
“Yok, yok uykum kaçtı da…”
“Sen uku gaçınca hep böle galkcan mı?”
“Her zaman değil de…”
“Eeee ne zaman?”
“…”
“Kapat o defteri, ge yat, gorkuyon ben, yanız yatamıyom!”
“Az daha yazsam!”
“Kapa, yat yene, bu ne böle canım, hotlayıp gakıyon deli gibi?”
“Tamam tamam, geliyorum; bıraktım yazmıyorum!”
İyi geceler, uyumaya devam!
Mart 2022 Salihli
