Mustafa KAYA


İSLAMIN ESASLARI VE YARDIM


               Küçükken “hacca gitmek” denildiği zaman “hac” diye bir ülke yada mekanın olduğunu, bu tabirden, oraya gidildiğini , “umreye gitmek” denildiğinde de başka bir yere gidildiğini zannederdim. Sonra öğrendim ki; kurban bayramı zamanında Kabe’yi ziyaret hac ibadeti, diğer vakitlerde ziyaret etmek umre ibadeti için yapılan yolculuklarmış. Ne demişler bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. 

               Yanlış hatırlamıyorsam umre ve hac yolculukları bu kadar fazla yaygın değildi eskiden. Ekonomik olarak hac ve umre yolculuğunun maliyeti oldukça ağırdı. Hatta kara yolu ile gidilirdi ki; meşakkat (zorluk) kat be kat artardı. Uçak yolculuklarının dünya çapında yaygınlaşması yolculukları kolaylaştırmış gözükse de, kısa zamanda daha fazla iş yapma yükümlülüğü getirdiği için, bence, zorluğu fiziksel nitelikten alıp psikolojik boyuta taşıdı. 

               İslam’ın şartlarını bize hep beş tane diye öğrettiler ya, biz beş biliriz. Aslında beş şart ana esaslardır. Halbuki; islamın onlarca yapılması gerekliliği olan yükümlülükleri var. Ama beş şart da İslam’ın  omurgaları : Kelime-i şehadet getirm  ek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmek. Hacca gitmek içlerinde benim için ulaşılmaz, hayal edilmesi zor bir ibadet olarak gözükürdü. Büyüklerimiz hacca gitmekten bahsederken oralara gitmenin faziletlerini sıralar ve sonra da eklerlerdi: “geldikten sonra namazını aksatmayacaksın! Yalan söylemeyeceksin! Gıybet etmeyeceksin !” gibi tenbihatta (uyarılarda) bulunurlardı. Sanki bu kötü  alışkanlıklar hacdan geldikten sonra günahmış, öncesinde günahı yokmuş gibi anlardım. Belki siz de öyle anlayanlardansınız. Hemen cümlemi yadırgamayın! Ben de biliyorum hacca gidenin bu ibadeti yaptıktan sonra anasından yeni doğmuş gibi tertemiz olduğunu ve günahlarının silindiğini. Bu konudaki ayetleri de hadisleri de biliriz evvelallah. Benim itirazım hacca gidinceye kadar büyükküçük günah farketmeksizin  işle, gelince masum oldum de! Kızdıklarım nasılsa yaşlanınca ibadet ederiz, hacca gider temizleniriz niyeti ile günah işleyenler. Her işte ve her ibadette olduğu gibi; niyeti temiz olanlara lafım yok elbette.

               İşin latifesi de lazım ya. Bir gün köy kahvesinde oturuyoruz. Yaşlı bir amcamıza hac çıkmış. Bir ay sonra hacca gidecek. Heyecanı göz lerinden okunuyor ama. Kendince yolculuk için yaptığı hazırlıklardan bahsettikten hemen sonra dedi ki : “artık bana desin herkes. Benim adım bundan sonra hacı olacak.” Kahvedekiler  bayağı gülmüştük. Amcadaki  durumun iyi tarafı; hacca gitmeyi çok istemiş, özlemi ile yanıyor olması, kötü tarafı ise; ibadetin mükafatı (sevap karşılığı) olarak itibar kazanmayı da istiyor olması.

               Ramazan ayında bu kadar hacdan bahsetmem, bana bu sene hac çıktığını düşündürmesin size. Ama bu sene çoluk çocuk umreye gittiğimizi de belirtmek isterim. Aslında umre ziyaretimiz ile ilgili bir dosya hazırlamıştım ve  size sunacaktım. Tam dönüş yolunda deprem olması bize unutturdu. Derdimiz, acımız hepimiz için; depremin yaralarını sarmak oldu. Depremin yaralarını sarmak için hem dua ile hem de nakdi (para) ve ayni (yiyecek, giyecek vb.) yardım yapıyor ve yapmaya da devam etmeliyiz. Bilmeliyiz ki dram henüz bitmiş değil.

               Biraz da zekat ibadetinden bahsedelim yardım konusu açılmışken. Başta saydığım İslam’ın beş esasından biri. Hatta bazı alimler zekatın sosyolojik boyutunun toplumu ayakta tutan en esaslı direk olduğunu söylerler ki ben de katılıyorum. Kolay kazanalım ya da zor kazanalım, kazandığımızdan verebilmek bir insan için en zor olgudur. Zekat, verebilmeyi ibadet aşkına dönüştüren, asgarisi belirlenmiş ve zorunlu kılınmış bir ibadet değil mi? Toplumsal birlikteliği barış içinde sağlamayı hedefleyen ve zenginin malında fakirin gözünün olmamasını hedefleyen bir ibadet değil mi? Kapitalist anlayıştaki zengin ol da, fakirin canı çıksın anlayışı ile, kominist anlayıştaki daha fazla çalışanın karşılığını almamasını savunan ekonomik sistemi reddeden bir ekonomik sistemin omurgasıdır zekat. Zenginin kazandığındaki - onu yaradan ve kazanmasını sağlayan Allah’ın hakkını- fakir kalmış kuluna vermesini istemesinin adıdır zekat. Bu saydıklarımızın dışında birçok faydası var. 

               Zekat kavramı ilk başta insana “neden vereyim o da çalışsın, o da kazansın” dedirtebilir. Zekat vereceğimiz insanların öncelikle Müslüman kardeşlerimiz olduğunu, yakın zamanda dep rem felaketinde olduğu gibi malın mülkün geçici olduğunu, Allah’ın gerektiğinde  bir dakikada hem canımızı hem malımızı elimizden alıvereceğini unutmamamız gerekiyor. Hem kimin malını kimden kıskanıyoruz değil mi? Aslında tam bilgi sahibi olmadığımızı düşünüyorum bu konuda. Çünkü mal varlığımızın (altın, gümüş vb. emtia ile dolar, avro, Türk Lirası gibi) bir sene bekledikten sonraki miktarından % 2,5 ini yardıma muhtaçlara vermek ve üstüne nisap miktarını aşmış olması gibi şartları da var. Yani İslam’a göre zengin olmak gerekiyor. Yüzbin lirada iki bin beşyüz lira Allah’ın hakkı olmasın  mı? Koyun, keçi, sığır vb. hayvanlar ile diğer zekata tabi ürünlerde de Allah’ın hakkı var ve hakkının çok cüzi miktarını fakirlere dağıtmamızı istiyor. Geçen haftaki yazı ma da ithaf ederek söyleyeyim ki; inanacağız ve yerine getireceğiz. Getirir isek sevabı, getirmez isek günahı öbür alemde bizimle olacak bilesiniz. 

               Bu vesile ile Allah’ın yeryüzünü hareketlendirerek depremzedelerimizi imtihan ederken; onlara zekatımız ile fitremiz ile yardımda bulunma görevini bize yükleyerek de bizi imtihan etmiş oluyor. Ben, başta bana olmak üzere; zekat ve fitre dışında olmak üzere kendimize yapılmasını isteyebileceğimiz kadar infak (maddi yardım) da bulunmayı tavsiye ediyorum. Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman kadar olmasa da belki yüzde onu kadar olabiliriz diye düşünüyorum. Bu milletin hakkını yemek de istemem. Deprem sonrası olsun, diğer zamanlarda olsun gönlü yüce insanlarımız hep yardım etmiştir. Ama şunu da belirteyim; güzel ülkemdeki en zenginler zekatlarını verseler bir tane bile fakir kalmaz bu ülkede. Yabancı bir bilim insanının zekat ibadetini inceledikten sonra : dünyadaki en zengin yüz insanın zekatı fakir ülkelere dağıtılsa fakir ülke kalmaz demesi bizi doğrulamıyor mu?

               Güzel bir örnek vardır bizim tarihimizde. Zengin bir adama sormuşlar hem bu kadar yardım yapıyorsun, hem de zenginliğinden bir şey kaybetmiyorsun demişler. Yüce gönüllü insan : “Allah ile yarışa girdim. Allah zenginlik verdikçe ben dağıttım. Allah mal verdikçe ben dağıttım. Ama Allah galip geldi. Hâlâ dağıtıyorum ve Allah da bana veriyor.

 

               Değerli okuyucum!  Şu söz hep hoşuma gitmiştir: “ Dünyadaki tokları doyurmak, açları doyurmaktan daha zordur.” Bizler kapitalist sistemin tokları olmayalım. En zenginleri bırakın benim gibi ahkam kesenler  de dahil, elindeki avucundakinin zekatını ve fitresini verebilsek, dilimiz ile gönlümüz ile ve duamız ile tasaddukta (maddi ve  manevi destekte) bulunabilsek; ne açımız ne de açıkta olanımız kalır bu ülkede. “ Veren el alan elden üstündür.” hadisini de hatırımıza getirerek yardımda bulunanlardan olmak duasıyla…

YAZARLAR