Vaiz Muharrem DEMİR


İSLAM ÜMMETİ: En Hayırlı Ümmetsiniz-2-

"... Ümmetinin diğer ümmetlere üstün kılındığını haber veren Peygamberimiz, “Biz (dünyaya) en son gelenleriz; kıyamet gününde ise en başa geçecek olanlarız. Cennete de ilk giren biz olacağız. Şu kadar var ki onlara bizden önce, bize ise onlardan sonra kitap verilmiştir...” (Müslim, Cum’a, 19-20) buyurarak son ilâhî kitabın gönderildiği ümmetini övüyor ve onlara müjde veriyordu..."


               Hz. Peygamber'in, “Allah katında ümmetlerin en hayırlısı ve en değerli olanı” şeklinde nitelediği insanlık için örnek olan Muhammed ümmeti, üzerindeki sorumluluğu yerine getirerek âhirette de önde gidecekti.

               Ümmetinin diğer ümmetlere üstün kılındığını haber veren Peygamberimiz, “Biz (dünyaya) en son gelenleriz; kıyamet gününde ise en başa geçecek olanlarız. Cennete de ilk giren biz olacağız. Şu kadar var ki onlara bizden önce, bize ise onlardan sonra kitap verilmiştir...” (Müslim, Cum’a, 19-20) buyurarak son ilâhî kitabın gönderildiği ümmetini övüyor ve onlara müjde veriyordu. Âhirette suyu baldan tatlı ve kardan beyaz, kaplarının sayısı yıldızlar kadar çok olan havuzundan nasiplenen ümmetinin çokluğu bu övgüye bir sebepti: “Her Peygamber'in (kıyamet gününde) bir havuzu vardır ve peygamberler havuzlarına gelenlerin fazlalığıyla birbirlerine karşı övünürler. Ben, havuzuna gelenleri en fazla olan peygamber olmayı diliyorum.” 

                                      (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 14)

               Cennete girenler arasında ümmetinin sayısının fazla olması bir peygamber için nasıl bir mutluluk sebebi olmasın! Oysa davetin ilk zamanlarında sayıları o kadar azdı ki Bedir Savaşı'nda bin kişilik müşrik ordusunu karşısında gör düğünde Peygamberimiz kıbleye dönüp ellerini açarak yalvarmaya başlamıştı: “Allah'ım! Senden ahdini ve vaadini (yerine getirmeni) istiyorum. Allah'ım! Şu bir avuç İslâm toplumunu helâk edersen (korkarım) yeryüzünde sana ibadet eden kimse kalmayacak.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 8)

               İşte ashâb-ı güzînin sadakat ve samimiyetle attığı tohumlar yeşermiş, çağlar ötesinde meyvelerini vermeye devam etmişti. Ümmetinin dünyada ilâhî davete icabeti âhiret nimetleriyle taçlandırılıyordu. O, ümmetine dünyada kılavuzluk ediyor ve kendisine uyan ümmetini, “Kim bana itaat ederse cennete girer.” sözleriyle müjdeliyordu. (Buhârî, İ’tisâm, 2) Bir seferinde Allah Resûlü, ashâbından kırk kadar kişiyle birlikteyken onlara şöyle seslenmişti: “Cennete girenlerin dörtte biri olmaya razı mısınız?” Bunun üzerine ashâb, “Allâhü ekber!” diyerek sevinçlerini ifade ettiler. Resûlullah yine, “Peki cennete girenlerin üçte biri olmaya razı mısınız?” diye sordu. Ashâb yine coşkuyla tekbir getirdiler. Ardından Resûlullah şöyle buyurdu: “Ben sizin cennetliklerin yarısı olmanızı gönülden dilerim. Allah'ı inkâr edenler arasında inananların durumu, ancak siyah bir öküzün sırtındaki beyaz bir kıl veya kızıl bir öküzün sırtındaki siyah bir kıl gibidir.” (Müslim, Îmân, 376)

               Peygamberimizin diğer ümmetler içinde kendi ümmetini fark etmesi hiç de zor değildi. Allah Resûlü, âhirette havuzunun başında beklerken hiç görmediği, kendisinden sonra gelen ümmetini nasıl tanıyacağı sorusuna şöyle cevap vermişti: “Düşünün bakalım, bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?” Oradakilerin, “Evet, tanır.” diyerek karşılık vermeleri üzerine de Resûlullah (sav), “Onlar kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl parlayarak, abdest uzuvları ışıldayarak geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım.” buyurmuştu. (Nesâî, Tahâret, 110)

               Rahmet Elçisi, ilk İslâm nesli olan dostlarına “ashâbım” derken, ümmetinden kendisinden sonra gelenleri ise “kardeşlerimiz” şeklinde tanımlamaktaydı. Onunla birlikte yaşayamasalar da onu görmeden seven ve ümmetinden olma şerefine eren müminler hakkında Allah Resûlü'nün ifadeleri ne kadar da güzeldi: “Ümmetimden beni öyle çok seven kimseler vardır ki onlar benden sonra gelecekler ve her biri ailesini ve malını feda ederek beni görmüş olmayı arzu edecektir.” (Müslim, Cennet, 12) Onun ümmeti farklı zaman ve mekânlarda yaşasalar da hepsi aynı ruhu taşımaktaydılar. Sahâbe-i kirâmın, Allah Resûlü ile birlikte yaşama şerefi gibi bir bahtiyarlığı var idiyse de aslında aynı değerlere inanan bütün ümmet fazilet sahibiydi. Allah Resûlü, ümmetinin tümünün faziletini şu güzel benzetmesiyle ifade etmekteydi: “Ümmetim yağmur gibidir; evveli mi daha hayırlı yoksa sonu mu bilinmez.” (Tirmizî, Emsâl, 81)

               Hâtemü'l-enbiyâ olan Sevgili Peygamberimizin önceki peygamberlerin hiçbirine verilmemiş bazı özellikleri olduğu gibi onun ümmetine ait de bazı ayrıcalıklar söz konusu idi. Resûl-i Ekrem'in ifade ettiği üzere, Yüce Allah kendisini diğer peygamberlerden ya da ümmetini diğer ümmetlerden üstün kılmıştı. Önceki ümmetler ibadetlerini ancak belirli mekânlarda yapabilirlerken Peygamberimiz ve ümmetine toprak temiz kılınmış ve tüm genişliğiyle yeryüzü mescit olarak verilmişti. Savaş sonrası elde edilen ganimetler önceki ümmetlere yasaklanmışken Muhammed ümmetine helâl kılınmıştı. Topluca ibadet edecekleri mübarek gün olarak Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar ise pazar gününü seçmişken sonradan gelen Müslümanlar mübarek gün olarak cumayı seçmek suretiyle isabet etmişler ve onların önüne geçmişlerdi. Tıpkı bu durumda olduğu gibi en son gönderilen İslâm ümmeti, âhirette de onların önüne geçecek ve Müslümanlar hakkında herkesten önce hüküm verilecekti. Ayrıca Peygamberimiz dünyada büyük günah işlemiş olsalar dahi Allah'ın varlığına ve birliğine inanan ve bu şekilde ölen ümmetini de cennetle müjdeliyordu.

               Yeryüzündeki en hayırlı topluluk övgüsüne mazhar olan İslâm toplumu, aldığı sorumluluğu yerine getirerek kıyamete dek varlığını devam ettirecekti. Nitekim Allah Resûlü, “Ümmetimden Allah'ın emirlerini daima yerine getirecek, kendilerini yalanlayanların ve muhalifleri nin zarar veremeyeceği bir grup var olacaktır. Allah'ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar onlar hep bu doğru yol üzerinde sabit kalacaklardır.” (Buhârî, Tevhîd, 29) buyurmaktaydı.

               Ümmetine çok düşkün, inananlara karşı şefkat ve merhamet sahibi olan Resûl-i Ekrem, her fırsatta ümmeti için dua ediyordu. Bir defasında Rabbinden onların kıtlıkla helâk edilmemesini istemişti. Muhammed ümmeti, Allah'ın rahmet ve lütfuyla geçmiş ümmetlerin başına gelen bazı sıkıntılardan da korunmuştu. Nitekim Peygamber Efendimizin belirttiğine göre önceki ümmetler gibi peygamberlerinin bedduasıyla helâk olmayacak, bâtıl yolda olanlar hak üzere olanlara galip gelmeyecek ve sapıklık üzere birleşmeyecek, suda topluca boğularak yok olmayacaklardı. Ancak İslâm ümmetinin yaşayacağı en ciddi sınav, birlik ve beraberlikten koparak fitneye düşmekti. Bu tuzaktan korunmanın yolu ise ümmet ruhu ve bilinciyle yoğrulan, Allah ve Resûlü'nün teşvik ettiği İslâm kardeşliğiydi.

               İslâm'ın ilk yıllarında Allah Resûlü'nün yaktığı meşale tutuşup öyle büyüdü ki tüm zamanları aydınlatmaya yetti. İmanla tutuşan gönüller birbirlerine ısındı; ırk, renk, dil, mevki farkları gibi engeller aşıldı, Müslümanlar kardeş oldu, tek vücut oldu. Tek bir öze, inanca bağlı bir ümmet olmanın hazzına ulaşıldı. Namazda kıbleye dönerken, Kâbe'de tavaf ederken bir olmanın en zevkli örneklerini sergilediler. Örnek Peygamber'in örnek ümmeti, kendilerine yüklenen bu ilâhî yükü omuzlayarak övgüye mazhar olurken müjde niteliğindeki duaya da nail oldu:

               “Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır ve her peygamber duasını evvelce yapmıştır. Fakat ben duamı ümmetime şefaat etmek için kıyamet gününe sakladım. Şefaatime ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölenler erişecektir.” (Müslim, Îmân, 338)

KAYNAK : HADİSLERLE İSLAM

YAZARLAR