Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (sav), bu rahmetin neticesinde ashâbına daima nazik davranır onlara şefkatle yaklaşırdı. Onlara hem bu hayata dair bilmeleri gerekeni öğretir hem de âhiret hayatını tasvir eder ve kendilerini ona hazırlardı. Allah Resûlü, yine bir gün ashâbıyla birlikteydi, onlara insanların mahşer günündeki hâllerini anlatmaktaydı: “Bana bütün ümmetlerin mahşerdeki hâlleri gösterildi. Peygamberlerden biri beraberinde bir kişi ile, diğeri iki kişi ile, bir başkası da beraberinde bir topluluk ile geçmeğe başladı. Bir peygamber de yanında hiç kimse olmadan yapayalnız geçiverdi. Sonra uzakta büyük bir karaltı gördüm. Onların benim ümmetim olmasını umdum. "Onlar Musa (as) ve ümme tidir, asıl sen şu ufka bak." denildi. Orada ufku kaplamış büyük bir karaltı gördüm. Sonra, "Bir de şu taraflara bak!" denildi. O tarafa başımı çevirdiğimde ufku kaplamış çok büyük bir karaltı daha gördüm. Bana, "İşte bunlar senin ümmetindir. Bunlarla birlikte yetmiş bin kişi daha hesapsız cennete girecektir." denildi.”
Resûllerini sürekli sükûnetle dinleyen ashâb, konuşmanın devamını beklemekteydi. Fakat Resûlullah’ın bir ara oradan ayrılması gerekti. Herkes merak içindeydi. Müjdeli haberin heyecanıyla, hesapsız cennete gireceklerin kimler olduğunu hiçbiri sormamıştı. Resûlullah'ın kendisi de bir açıklama yapmamıştı. Bunun üzerine sahâbîler kendi aralarında konuşmaya başladılar. Bir kısmı, “Bizler şirk içinde doğduk ama Allah'a ve Resûlü'ne iman ettik. Bu sebeple cennete gireriz. Lâkin Allah Resûlü'nün işaret ettiği kimseler bizim oğullarımızdır.” dediler. Bazıları ise, “Bunlar fıtrat üzere İslâm toplumu içinde doğan oğullarımızdır.” diyorlardı. Devamında birçok görüş daha ortaya atıldı. Ashâbının bu şekilde konuştuğunu duyan Peygamberimiz, yanlarına gelerek şöyle buyurdu: “ (Hesaba çekilmeksizin cennete girecek olan) bu kimseler, uğursuzluğa inanmayan, büyü yapmayan, vücutlarını dağlamayan ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.”
Bunun üzerine ashâb-ı kirâmdan Ebû Mihsan künyeli Ukkâşe, üstünde bulunan kaplan postu gibi siyah beyaz çizgili elbiseyi kaldırarak Resûlullah'a doğru ayağa kalktı. Belki de hicret edenlerden olup Uhud ve Hendek gibi savaşlarda Hak yolunda savaşmasının verdiği ümitle ondan şu samimi ricada bulundu: “Ey Allah'ın Resûlü! Benim de o kimselerden olmam için dua ediver.” Resûlullah, “Sen onlardansın.” buyurdu. Bu sefer ensardan olan başka biri kalktı ve Ukkâşe'nin söylediklerini söyledi. Hz. Peygamber ona, “Ukkâşe seni geçti.” buyurdu. (Buhârî, Tıb, 42)
Bir zamanlar sayıları çok azdı. Sonra suya atılan taşın oluşturduğu halkalar misali dalga dalga çoğalan, büyük bir yüce topluluk hâline geleceklerdi. Onlar, âhirette hem nicelik hem de nitelik açısından Allah ve Resûlü'nün övgüsüne mazhar olacaklardı. Nasıl olmasınlar ki! Allah'ın davetini ihya edecek, unutulan, değiştirilen dinin üzerindeki pası temizleyerek aslına döndürecek olan onlardı. Onların üstünlüğü soya, kabileye, zenginlik veya iktidara değil Allah ve Resûlü'ne olan sadakatlerine bağlıydı. Zira diğer ümmetlerin taşıyamadıkları yükü onlar üstlenmişlerdi. Ümmetinin bu farkını Allah Resûlü bir kıssayla ne kadar da güzel resmediyordu:
“Müslümanlarla Yahudi ve Hıristiyanların hâli şuna benzer: Bir adam bazı kimseleri sabahtan geceye kadar çalışmak üzere ücretle tutar. Bu işçiler günün yarısına kadar çalıştıktan sonra, "Senin vereceğin ücrete ihtiyacımız yok. Şu âna kadar yaptığımız iş için de para istemiyoruz." derler. Adam onlara, "Böyle yapmayın! İşinizin kalanını tamamlayın ücretinizi tam olarak alın." der. Ama bunu reddederek oradan ayrılırlar. Bunun üzerine adam başkalarını ücretle tutup, "Şu günü tamamlayın da öncekilere vaad ettiğim gündeliği size tam olarak vereyim." der. Bu ikinci grup da çalışmaya koyulur. İkindi namazı vakti olunca bunlar da "İşin senin olsun, yaptığımız çalışmanın ücretini de istemiyoruz, işi bırakıyoruz!" derler. Adam onlara, "İşinizin kalanını tamamlayın. Zaten günün bitmesine çok az kaldı." dediyse de bunu reddederler. Adam geri kalan zamanda çalışmaları için yeni işçiler tutar. Onlar gün batıncaya kadar çalışırlar ve önceki iki grubun ücretini de alırlar. İşte bu, onlar ile bu nuru (hidayeti) kabul eden Müslümanların hâline benzer.” (Buhârî, İcâre, 11)
Peygamberimizin bir başka benzetmesi ise şöyleydi: “Geçmiş toplumlara nazaran sizin bu dünyadaki yaşama süreniz ikindi namazı ile güneş batması arasındaki zaman kadardır. Sizinle Yahudi ve Hıristiyanların durumu, işçi çalıştıran şu kimsenin hâline benzer: Bu işveren, "Bir kîrat ücret karşılığında günün yarısına kadar kim bana çalışır?" der. Yahudiler birer kîrat karşılığında çalışırlar. Sonra, "Günün yarısından, ikindi namazına kadar bir kîrat ücret karşılığında kim bana çalışır?" der. Bu defa da Hıristiyanlar birer kîrat ücret karşılığında çalışırlar. Sonra sizler ikindi namazından sonra gün batımına kadar ikişer kîrat karşılığında çalışırsınız. Bunun üzerine Yahudi ve Hıristiyanlar kızarlar ve "Bizim işimiz daha çok ama ücretimiz daha az!" derler. İşveren de "Ben sizin hakkınızdan herhangi bir şey kestim mi?" der. Onlar, "Hayır!" derler. Bunun üzerine o, "O hâlde bu benim ikramımdır, onu dilediğime veririm!" buyurur.” (Buhârî, Enbiyâ, 50)
Yüce Allah önceki ümmetlere birçok peygamber göndermişti. Ancak Yahudiler peygamberlerine muhalefet ederek onu yalanlamışlar, Hıristiyanlar da aynı şekilde Hz. İsa'ya (as) sadık kalmayarak onun getirdiği dini tahrif etmişler, peygamberlerini ilâhlaştırmışlardı. Semavî birer din olan Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra risâlet sancağı bu defa İslâm Peygamberi'ne ve onun ümmetine devredilmişti. Tevhide inanma ve bu uğurda yaşama görevi Muhammed ümmetine verilmiş, Peygamberlerinin tebliğ ettiği dine inanıp iman eden İslâm ümmeti, diğer ümmetlerin aksine dinin aslını korumuş ve böylece Allah'ın lütfuna ve keremine mazhar olmuştu. Aslında farklı zamanlarda farklı milletlere gönderilmiş olsalar da bütün ilâhî dinlerin kaynağı birdi. Her biri aynı vahiyden beslenmekte, aynı ilâhî bildiriye muhatap olmakta, inanç esasları Hz. İbrâhim'e dayanmaktaydı. Üç dinin mensupları da Hz. İbrâhim'i sahiplenmekteydi. Oysa “İbrâhim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman'dı. O, müşriklerden de değildi.” (Âl-i İmrân, 3/67) ilâhî kelâmın açık ifadesiyle, “Şüphesiz, insanların İbrâhim'e en yakın olanı, elbette ona uyanlar, bir de bu Peygamber (Muhammed) ve müminlerdir. Allah da müminlerin dostudur.” (Âl-i İmrân, 3/68)
Kur'ân-ı Kerîm, emanete ehil olarak görülüp seçilen bu ümmetin iyilikleri yayıp kötülükten nehyettiğini, hayra davet ettiğini, hak ve adaleti yerine getirerek örnek bir ümmet olduğunu bildiriyordu. “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah'a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 3/110) şeklindeki ilâhî buyrukla örnek ve önder bir nesil olduklarını haber veriyordu. Bu ümmet, Yüce Allah tarafından “vasat bir ümmet” olarak takdim ediliyordu. Yani ifrat ve tefritten uzak, inancında, ahlâkında, her davranışında orta yolu tutturan, doğruluk, denge, sağduyu ve adalet timsali bir ümmet idi. Aşırılıktan uzak duruşları, uyumlu ve mutedil tavırlarıyla diğer toplumlar için “şahit” yani örnek olma vasfını kazanmışlardı. Her ümmetten bir şahit getirileceği, Hz. Peygamber'in ise onların hepsine şahitlik yapacağı günde Muhammed ümmeti, iyiler için bir örnek ve delil olacaktı.
KAYNAK : HADİSLERLE İSLAM
