Vaiz Muharrem DEMİR


Hz. PEYGAMBER’İN ÜMMETİNE DÜŞKÜNLÜĞÜ-1

"...Allah, Elçisi'nin merhametine kendi merhameti gibi bir mânâ yükledi. Merhametini merhametine kattı, merhametiyle birlikte andı: “Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!” (Âl-i İmrân, 3/159) ..."


                Resûlullah (sav) Medine'ye gitmek üzere Mekke'den yola çıkmıştı. Yanında bulunan sahâbenin ileri gelenlerinden Sa'd b. Ebû Vakkâs, seyahat esnasında yaşadığı bir hatırasını şöyle anla tıyordu:

                “Azverâ'ya yaklaştığımız zaman Resûlullah bineğinden indi. Ellerini kaldırıp Allah'a bir süre dua ettikten sonra secdeye kapandı ve uzun bir süre secdede kaldı. Daha sonra kalktı, ellerini kaldırıp bir süre daha Allah'a dua etti ve sonra tekrar secdeye varıp uzun süre secdede kaldı. Sonra kalktı, ellerini kaldırıp bir süre daha Allah'a dua ettikten sonra yine secdeye kapandı. Resûl-i Ekrem ardından şöyle buyurdu: "Ben Rabbimden niyazda bulundum ve ümmetim için şefaat etmek istedim. Bana ümmetimin üçte birini bağışladı. Bunun üzerine Rabbime şükretmek için secdeye vardım. Sonra başımı kaldırıp ümmetim için (tekrar) Rabbimden dilekte bulundum. Bana ümmetimin üçte birini (daha) bağışladı. Bunun üzerine  Rabbime  şükrümün  ifadesi   olarak (ikinci defa) secdeye vardım. Sonra başımı kaldırıp ümmetim için Rabbimden (üçüncü defa olmak üzere) dilekte bulundum. Bunun üzerine benim için ümmetimin son üçte birini de bağışladı. Rabbime şükrümü eda etmek üzere (üçüncü kez) secdeye vardım." ” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 162)

                Böyle bir davranışın sahibi ancak bütün hayatını ümmetinin selâmetine adayan bir peygamber olabilirdi. Ümmetinden bir kişinin bile rahmetten yoksun kalmasına gönlü razı değildi ve sıcak kumlara yüz sürerken bütün çabası ateşten uzak tutmaktı onları. Ve bu çabanın neticesinde, Yüce Allah, Hz. Peygamber'e ümmet olan, tevhide inanan, çeşitli günahlar işlemiş olsa da şirk koşmayan müminlerden dilediğini bağışlayacaktı.

Allah Resûlü, ümmetine olan eşsiz sevgi ve merhametinin neticesinde, dünya ve âhiret saadeti için onlara tavsiyelerde bulunurdu. Kimi zaman verdiği bildirinin öneminden dolayı heyecanlanır, gözleri kızarır, sesi yükselir, sanki düşman tehlikesine karşı bir orduyu uyarıyormuşçasına celâllenirdi. Bir defasında kendisiyle ümmetinin hâlini şöyle anlatmıştı: “Benimle ümmetimin durumu (geceleyin) ateş yakan kimsenin hâline benzer. Böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar. İşte ben de sizler ateşe girerken kuşaklarınızdan tutup engellemeye çalışıyorum.” (Müslim, Fedâil, 17.) Rahmet Elçisi'nin ümmetine olan düşkünlüğünü Yüce Rabbimiz şöyle ifade eder: “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı raûf (çok şefkatli) ve rahîm (çok merhametli) dir.” (Tevbe, 9/128) Allah ümmetine olan bu şefkatinden dolayı onu kendi isimlerinden “raûf” ve “rahîm” ile nitelendirmiştir.

                Allah, Elçisi'nin merhametine kendi merhameti gibi bir mânâ yükledi. Merhametini merhametine kattı, merhametiyle birlikte andı: “Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!” (Âl-i İmrân, 3/159) Allah Resûlü'nün ümmetine olan düşkünlüğü aslında risâletinin ayrılmaz bir vasfıdır, başkası düşünülemez zaten. “Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.” (Şuarâ, 26/215) şeklindeki ilâhî buyruk, nübüvvet görevinin içine şefkati koyma iradesine işaret etmesinin yanı sıra Allah Resûlü'nün müminlere karşı himaye edici görevine de vurgu yapmaktadır. Himaye edici ama aynı zamanda müte vazı ve merhamet dolu bir ilişkidir bu. Bu şefkate hiçbir dünyevî menfaat ve kaygı da bulaşmamıştır. “...Müminlere karşı alçak gönüllü ol!” (Hicr, 15/88) şeklindeki emir cümlesi aslında Resûlullah'ın ümmetiyle olan ilişkisini tarif etmektedir.

                Resûli Ekrem'in ümmetine düşkünlüğü onların Allah'a yakınlıkları ölçüsündeydi. Çünkü bunda belirleyici olan ve ilişkilere şekil veren peygamberlik vazifesiydi. Kişisel sevgisi ile risâletinin gerekleri âdeta bütünleşmişti. Olgusal olarak peygamberliği Allah'ın insanlara bir rahmetiydi ve insanlara şefkatinin de ölçüsüydü. “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” (Tevbe, 9/113) âyeti af ve merhamet ile iman arasındaki ilişkiyi ne kadar güçlü vurgulamaktadır. Buna karşılık inananlar için Rabbinden af dilemek nebevî bir davranıştır. “Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile.” (Muhammed, 47/19)10) Nitekim af dilemede müminleri kendinden ayırmayan Allah Resûlü, âhirette, “Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!” diyerek ümmetinin affını dilemiştir. (Buhârî, Tevhîd, 36)

                Ebû Hüreyre'nin anlattığına göre, Hz. Peygamber (sav) bir gün mezarlığa gitmişti. Orada yatanlara, “Selâm size ey müminler diyarının sakinleri! Biz de inşallah size katılacağız.” diyerek selâm verdikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Kardeşlerimizi (dünyada) görmüş olmayı çok arzu ederdim.” Sahâbîler, “Biz senin kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallah!” dediler. “Siz benim sahâbîlerimsiniz.” karşılığını verdi ve devam etti: “Kardeşlerim ise henüz gelmeyenlerdir” buyurdu. Sahâbîler, “Senin ümmetinden olup da henüz dünyaya gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın yâ Resûlallah?” diye sordular. Buna karşılık Peygamber Efendimiz, “Ne dersiniz; bir adamın simsiyah bir at sürüsü içinde alınlarında ve ayaklarında beyazlık bulunan atları olsa, kendi atlarını tanımaz mı?” diye sordu. Sahâbîler, “Evet (tanır), yâ Resûlallah” dediler. Resûl-i Ekrem (sav), “İşte onlar da (kıyamet günü) abdestten dolayı alınları ve ayakları nurlu olarak gelirler. Ben havuza onlardan önce varacağım...” buyurdu. (Müslim, Tahâret, 39)

                O, Rahmet Peygamberi idi ve imha etmek için değil ihya etmek için vardı. Hayat veren tebliğini canlara dokundurmaktı gayesi. Artık canlar ona yakın, o canlara daha yakın olacaktı. Nitekim müminlere canlarından daha yakındı. “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır...” (Ahzâb, 33/6) âyet-i kerimesi Resûlullah'ın ümmetiyle arasındaki ilişkiye ilâhî bir düzen getirmekteydi. Buna göre Hz. Peygamber'in ümmetine sevgisi soyut bir duygusallıktan ibaret olmadığı gibi uhrevî kurtuluşla da sınırlı değildi. Zira o (sav), onları hem maddî hem de manevî bakımdan desteklemekteydi. Kutlu Elçi, insanların kalplerine imanı fısıldamış, kökleşen iman muhkem kalelere dönüşmüştü zaten. Hz. Peygamber'in (sav) varlığı başlı başına bir güven kaynağı idi ve duası uhrevî kaygılarını teskin ediyordu. “...ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. Allah, hakkıyla işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/103)

                Öyle ya onun duası da müminler için bir rahmettir. Ve ümmetini duasının bereketinden mahrum bırakmamak için elinden geleni yapardı. Âlemlere rahmet olan Allah Resûlü, ümmeti için rahmet kaynağı olan duasını onlardan esirgemiyor ve hem dünya hem de âhiret için yaptığı dualarında onlara yer veriyordu.

                Bir gün Resûlullah (sav) ashâbıyla yürürken yeni bir kabir gördü. Kabrin kime ait olduğunu sordu. Onlar da “Falan oğullarının azatlısı falan kadınındır.” dediler. Resûlullah (sav) kadını tanımıştı. “Öğle vakti ölmüştü. Siz öğle uykusundaydınız, biz de onun için seni uyandırmak istemedik.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sav), oradakilerin, arkasında saf tutmalarını sağladı ve dört tekbir alarak kadına cenaze namazı kıldırdı. Sonra da şöyle buyurdu: “Ben aranızda olduğum sürece biri öldüğünde mutlaka onu bana haber verin. Benim o kimseye cenaze namazı kılmam rahmettir.” (Nesâî, Cenâiz, 94)

 

                KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM

YAZARLAR