Yeni bir konuya geçmiyoruz. Bu konu eskimez bir konu aslında. Konuyu her yeni başlangıçta hatırlatmak istemem, meslek hastalığı olsa gerektir. Hani her derste “nerede kalmıştık?” deyip özet geçeriz ya, ondan işte. Madem devam niteliğinde kısaca hatırlatalım, gözlerimizin önünden gitmeyen kıyım ile ilgili Filistin meselemizi.
Şöyle özetleyeyim size : İsrail’in ve Yahudiliğin bizi ilgilendiren bölümü ile ilgili kısanın da kısası bilgi vermiştik. Fazlaca polemiğe girmemeye çalışmıştık. Buna rağmen ufak tefek de olsa itirazlar aldık. Açıkça söylememe rağmen, beslen diğimiz fikri temellerdeki aşırılığın, birbirimizi anlamamıza engel olabildiğini de söylemiştim ama neyse.
Daha önce bir Arap ülkesinde karşılıklı muhabbet edip düşüncelerimizi, dertlerimizi paylaşacak kadar kaldım. Bu süreçte gerek konuşmalarda, gerek gözlemlerimde özellikle gençlerde ideolojik Osmanlı düşmanlığı olduğunu fark ettim. Dolayısı ile Osmanlı bakiyesi bizler olduğumuz için suçlamalar direkt bize yapıldı. O ülkedeki gençlere ilkokul çağından başlamak üzere üniversite çağının sonuna kadar “Osmanlının Arapları sömürdüğü iddiası” ile başlayan ve aynı iddia ile biten eğitim verildiğini öğrendik. Ebeveynler, okullardaki bu durumu reddetmelerine rağmen çaresizliklerini ifade etmişlerdi. Allah’tan orta yaş ve yaşlı kesim bu uydurmalara inanmıyor. Ama ne çare ki onlar da bir bir yaşlanıyor ve bu dünyayı terk ediyorlar.
Arap dünyasında bunların yaşanmaya başlaması ile ülkemizde başka bir versiyonla benzer durumların yaşandığını söylemek yanlış mı olur? Osmanlının son elli yılını da içeren ittihat ve terakki anlayışı ile Türkçülük akımının, şimdiki ulus devlet anlayışına zemin oluşturduğunu herhalde hepimiz kabul ederiz. 1. dünya savaşında, lokal ve az sayıda Arapın isyan ederek bizi sırtımızdan vurduğu gerçeğini abartarak meselenin, Arap -Türk düşmanlığına evrilmesine özellikle bizim tarafımızdan dillendirilen bir gerçek olduğunu da kabul ederiz. Aynı çağda Avrupa’da ve dünyanın birçok kesimindeki milliyetçilik akımlarının bunda etkili olduğunu da kabul ederiz. Peki İslam dünyasında hâlâ geçerliliğini koruyan mezhepçilik ve kavmiyetçiliğin özellikle ve ısrarla dayatılmaya çalışılmasının dış güçler olacağını kabul etmek çok mu zor? Ve kavmiyetçiliğin kökü ve merkezi Avrupa’nın birleşmeye çalıştığı bu zaman diliminde.
Yahudilik ile ilgili söylediklerimde genelgeçer kabul edilenler. Burada inanç ve inançlarının yansımaları üzerine üstünkörü yazdık işte. Biz de biliyoruz konunun ayrıntıları ve ihtilâflı ( ayrışmalı, aykırı) tarafları var. Ama dünya üzerindeki Yahudi milletinin ve destekçilerinin çoğunluğu Yahudi ırkını üstün bir ırk olarak kabul ediyor. En azından benim okuduklarım öyle.
Şimdi bir düşünün:
1. Dünya sermayesinin büyük çoğunluğunun Yahudi, Mason ve işbirlikçilerinin elinde tuttuğunu kabul edersek;
2. Dünyadaki ölüm makinelerinin üreticisi silah sanayisinin büyük çoğunluğunun 1. Maddedekilerde olduğunu kabul edersek;
3. Müslüman ülkelerin çoğu da dâhil olmak üzere, siyasi ve idari yöneticilerin çoğunluğunun 1. Maddedekiler ve / veya kuklaları olduğunu kabul edersek;
4. Dünyadaki sosyal olan veya sosyal olmayan medyanın sahiplerinin çoğunluğunun 1. Maddedekiler ve / veya kuklaları olduğunu kabul edersek
Ne kadar hareket alanımız olur İsrail’e karşı.
Üç beş siyasi lider, üç beş sivil toplum örgütü ve üç beş sermayedar ile beraber, üç beş milyar insan olduğumuzu kabul edersek ne mi olmaz? Veya ne mi olur?
Daha iyi anlamak ve anlaşılmak için ve konu da önemli ve uzun olduğuna göre bir sonrakine mi devam etsek? Öyle olsun!
Hadi kalın sağlıcakla!
