Ahmet İNCE


DEMİREL'İ ÖZLÜYORUM

"... En girift meseleleri mizahla açıklar, ruhuna uygun fıkralarla anlaşılmasını sağlardı..."


               Siyasetin sert, katı ve haşin üslubu, uzun zamandır ruhumuza ağır darbeler vuruyor. Toplum olarak bunalıyoruz. Hayat bu mu demekten kendimizi alamıyoruz. Bu işin bir nezaket tarafı yok mu? Belagat tarafı yok mu? Edebi tarafı yok mu? Hele mizah tarafı yok mu?

               En etkili ve en yetkili isimlerde bile zerresini bulamıyoruz.

               Böyle bir ruh atmosferinde ben, Süleyman Demirel’i özlüyorum.

               Nezaket, beyefendilik onun encamında farklı bir görüntü verirdi. Belagati kuvvetli, üslubu yumuşacıktı. Özellikle mizah yönü çok kuvvetliydi. En girift meseleleri mizahla açıklar, ruhuna uygun fıkralarla anlaşılmasını sağlardı.

               Bu yüzden kendisine yapılan tenkitleri, büyük bir olgunlukla karşılardı.

               70’li yıllardı. 4 Parti bir araya gelerek, Milliyetçi Cephe hükümeti kurulmuştu. Demirel Başbakandı. Alpaslan Türkeş, Necmettin Erbakan ve Turan Feyzioğlu Başbakan yardımcısıydı.

               O günlerde Milliyet gazetesinde, Bedri Koraman’ın bir karikatürü yayınlandı. Demirel, Türkeş, Erbakan, Feyzioğlu dansöz kıyafetleri giydirilmiş vaziyette kıvırttırıyorlardı. Ne bir şikâyet vardı, ne Savcılıklar tarafından açılan bir soruşturma. Karikatürü Demirel’e getirdiler. Baktı, baktı ve müthiş bir kahkaha attı: “Ha ha haha…”

               Yanılmıyorsam, 1969 yılıydı. Adalet Partisi genel başkanı ve Başbakan olarak Gördes’e geldi. Yer yerinden oynadı. Belediyenin küçük balkonundan halka seslendi. Konuşmasını bitirir bitirmez, belediye başkanı Mübin Sarıoğlu; “Sayın Başbakanım, bir dakikanızı rica ediyorum” dedi.  Ardından kendisine fahri hemşerilik belgesini ve şehrin altın anahtarını hediye etti.

               Mübin Sarıoğlu müthiş bir adamdı. Demirel onu hep; “Oğlum Mübin” diye çağırırdı. Fakat Demirel, bu takdimi hiç beklemiyordu. Program bitti, başkanlık odasına geçtiler. Demirel koltuğa oturdu ve derin bir nefes aldı. Sonra başkan Mübin Sarıoğluna şunları söyledi:

               “Mübin oğlum! Ben uyanık adamı severim amma benden uyanık olanı sevmem.”

 

               Bazen gazeteciler onu köşeye sıkıştırmak için, kendilerine göre zor sorular sorardı. Düz cevap vermez, bir mecaz, bir teşbih yapardı. Bazen de konunun ağırlığına göre, size bir fıkra anlatayım derdi.

               Demirel’in anlattığı fıkralardan, bir kaçını sizinle paylaşmak istiyorum.

               İki berduş, kasaba meydanındaki pazaryerinde, avare biçimde dolaşıyormuş. Ortalık kalabalık mı kalabalık. Bu arada bir güvercin uçarak, gelmiş berduşlardan birisinin omzuna konmuş. Bunu gören halk, “tamam aradığımız padişahımız sensin” diyerek, üzerine üşüşmüş. Berduş, gidin işinize benden padişah olmaz demiş. Halk dağılmış.

               Yarım saat sonra aynı güvercin, gelmiş berduşun omzuna bir daha konmuş. Halk bu defa, tamam demiş. Çıkarı yok bu işin, bizim padişahımız bu adam diye önünde eğilmişler. Berduş, bakmış olacak gibi değil, padişahlığı kabul etmiş. Arkadaşını da başbakan yapmış.

               Adam berduş, zam zam üstüne, astığı astık, kestiği kestik. Bir gün, Başbakan yaptığı berduş arkadaşı kendini ikaz etmiş. Yapma etme, halk perişan oluyor demiş. Padişah cevap vermiş:

               “Güvercin uçurup, padişah seçen bu halka, yaptıklarım az bile…”

               Demirel’den bir başka fıkra daha anlatayım.

               Mısır’ın eski devlet başkanlarından Cemal Abdülnasır, önemli bir devlet adamıydı. Genelde Nasır olarak hitap edilirdi. Mısır’da onun için çok hikâye ve rivayet anlatılırmış. Bu durum, Nasır’ın canını çok sıkarmış. Bir gün emir vermiş. Gidin bu adamı bulun demiş.

               Adamı Nasır’ın huzuruna getirmişler. Hiddetli biçimde sormuş: Filan hikâyeyi, sen mi uydurdun. Adam boynu bükük, evet efendim demiş. Nasır biraz daha hiddetle; O çok konuşulan nükteyi de mi sen uydurdun? Ne yapsın adam, çaresizce “evet efendim” diye cevap vermiş.

               O hikâye, bu nükte derken iş uzamış. Nasır en sonunda, adama öfkeyle şöyle demiş:

               “Behey densiz adam! Bilmez misin? Benim iktidarım referandum ile kabul edildi. Halkın %94 oyunu alarak, ülkeyi yönetiyorum.”

               Adam mahcup biçimde, kafasını öne eğerek şöyle demiş:

               “Efendim! bakın işte bu sözü ben uydurmadım..”

               Bazı yazılar ahenkli gider. Okuyucu bitmesin ister. Eee o zaman bir tane daha denir.                              

               Niye olmasın?

               Padişah, Sadrazamı görevden almış. Yeni Sadrazam görevi devraldığında, masanın üzerinde üç zarf ve bir not bırakıldığını görmüş. Önceki, yeni sadrazama yazdığı notta şöyle diyormuş.

               Başın sıkıştığında birinci zarfı aç. Biraz daha sıkıştığında ikinciyi, tamamen sıkıştığında üçüncü zarfı aç.

               Sadrazam göreve başlamış. Bir süre sonra işler ters gitmeye başlayınca, birinci zarfı açmış. Şöyle yazıyormuş: “Senden önceki Sadrazamı kötüle”

               Öyle yapmış Sadrazam. Fakat işler bir türlü düzelmiyormuş. Dayanamamış, ikinci zarfı açmış. Şunlar yazılıymış:

               “ Başaramıyor, zorluk çekiyorsan, bu defa etrafını kötüle..”

               Gel zaman, git zaman işler çığırından çıkmaya başlamış. Koltuk tehlikeye girmiş. Çaresizce üçüncü mektubu açmış. Ne yazılıymış dersiniz?

               “ Seninde üç zarf yazıp bırakıp gitme zamanın geldi..”

YAZARLAR