Dayağın cennetten çıktığını sanmıyorum ama eskiler bu lafı çok söylerdi. Hemen arkasından “Dayak buldun mu kaç, yemek buldun mu ye” lafını yapıştırırlardı. Ailede dayak son derece normal bir şeydi. Önceden öğretmenden korkardık, müdür bahçeye girdi mi kapıların ardına saklanırdık. Okuldaki zorbalar, mahallenin büyük çocukları sizi dövebilirdi Polis ve jandarmadan uzak durmaya çalışırdık. Hastane koridorlarında sessizce beklerdik.
İnsan çocukken ürkek bir canlı. Beden olarak ufak tefek ve savunmasız olması nedeniyle büyüklerinin arkasına saklanma ihtiyacı hissediyor. Kendisinden büyük bir abisi varsa ona güvenir mesela. Hele sülale geniş ise kendini dokunulmaz hisseder. Fakir ülkelerde neden çok çocuğa sahip olmak istendiğini anlıyorsunuzdur. Fiziki güç her şey demek oralarda. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk sorunlarını çözmek için şiddete başvuruyor.
Medeni ülkelerde çocuğa bir büyük gibi davranılır, örneğin Ahmet Bey diye seslenilir. Özgüven yüklenir. Birey kıymetlidir. Böyle bir özgüven ile yetişen çocuk zaten çözüm olarak şiddeti düşünmeyecektir. Bireyin güçlenmesi, kendini cesaret ile savunabilmesini sağlayacaktır. Aynı birey eğer hata yapar ise bunun bir bedeli olduğunu da bilecektir.
Dayak kendini sözle ifade edemeyenlerin yöntemi, gerçekte ise sorunlar halının altına süpürülüyor. Dayak bir kısa devre gibi. Hata yapan kişi, büyük cezalar çekmeden sadece fiziksel bir darbe ile kendini kurtarıyor. Dayak atan ise kısa yoldan istediğini alıyor, fakat sorun çözülmeden orta yerde kalıyor.
Herkesin gerçeği bildiği ama işine geldiği kadarını dile getirdiği bir toplumda dayak en iyi susturma biçimi. Dayak atan ve dayak yiyen durumdan hoşnut ise bir çözüm yok. Birey inisiyatif almadıkça benim sorunumu başkası hal etsin düşüncesi sürdükçe dayak toplumda zor biter.
