Sezai EREN


ÇOCUKLUK ANILARIM -14-


 
EMEKLE KAZANILAN
GÜZELLİKLER

Bazı sabahlar vardır; insanın yaşını olduğundan biraz daha büyük, yüreğini olduğundan biraz daha geniş gösterir. Yaylada geçirdiğimiz o yaz sabahları da öyleydi. Hava her zamanki gibi serin, otlar çiyle nemliydi. Güneş henüz dağın arkasından yükseliyordu; ışık, çamların arasına ince çizgiler hâlinde süzülüyor, ne yaylayı büsbütün aydınlatıyor ne de tamamen karanlıkta bırakıyordu.

On üç yaşındaydım. Çocukluğun oyunla, merakla dolu tarafı hâlâ üstümdeydi ama içimde büyümek isteyen bir yan da kıpırdanmaya başlamıştı. İşte o ikisinin tam ortasında durduğum bir gündü.

Hüseyin dayıyla koyun güderken, elindeki sopayı yere dayayıp bana döndü: “Sezai,” dedi, “istersen seni Demirciköy’e odun satmaya götüreyim.”

Bu söz ne fazla süslüydü, ne de üzerine çok düşünülmüş bir teklif. Ama bende karşılığı büyük oldu. Bir anda heyecanlandım; hem gitmek, hem de bu fikrin ağırlığını taşımak istedim. Babam izin verince içimdeki kapı tamamen açıldı. O iznin sadece bir yolculuğa değil, kendi ayaklarımın üstünde durmaya verilen ilk izin olduğunu sonradan anlayacaktım.

Ertesi sabah baltayı katırın semerine yerleştirirken ellerim hafif titredi. Katırın sabırlı bakışı bile o an bana yol arkadaşlığı gibi gelmişti. Hüseyin dayı ile buluştuk ve birlikte ormana doğru ilerledik.

Çam ormanına vardığımızda havada belirgin bir reçine kokusu vardı. Yaşlı çamlar dallarını hafifçe sallıyor, rüzgâr uğultusuyla dalların arasında dolaşıyordu. Kuru bir çam aradık. Bulduğumuz ağacın kabuğu yer yer çatlamış, gövdesi yaşını belli eder bir hâle gelmişti.

“İşte,” dedi Hüseyin dayı, “bunun dalları iyi tutuşur. Emek isteyen iş, doğru odunu seçmekle başlar.”

Çok uzun bir cümle kurmamıştı; ama söylediğinde hem tecrübe hem de hayat bilgisi vardı. Dallarını ben kestim, gövdeyi o parçaladı. Odunları hayvanlara yükleyip yola koyulduğumuzda güneş biraz yükselmiş, havanın keskin serinliği yavaş yavaş kırılmıştı.
Dağ yolundan inerken ağaçlar da değişmeye başladı. Önce gürgenlere rastladık; gövdeleri düzgün, renkleri daha açık. Biraz daha aşağı inince kestaneler belirdi; geniş yapraklarıyla gölge yapıyorlardı. Bu değişim bize köyün yaklaştığını haber verirdi. Çocuk aklımda bile o düzeni fark eder, içimden “Demirciköy’e az kaldı” derdim.

Köye vardığımızda ayaklarımız sızlıyor ama içimizde garip bir sevinç vardı. Odunları bir fırıncıya sattık. Parayı elime aldığım an, sanki avucumda yalnız para değil, bir işin karşılığı, bir çabanın değeri duruyordu.

Fırından aldığımız ekmek sıcaktı; ama en çok kokusu beni etkilemişti. O koku, açlığın da ötesinde bir şeyi harekete geçiriyordu. Bir köylüden üzüm aldık ve dönüş yoluna koyulduk.

Dağa tırmanırken yol daha zorluydu. Ama o zorluk bile yerli yerinde duran bir sınama gibiydi. Çeşmeye ulaştığımızda ikimiz de yorgunduk. Çeşmenin suyu soğuktu; avuçlarımı suya daldırdığımda bir serinlik değil, sanki bir ferahlık hissettim. Hayvanları suladık, sonra bir taşın üzerine oturduk.

Üzümü yıkadık, ekmeği böldük. Önümüzde ne büyük bir manzara vardı ne de olağanüstü bir sessizlik. Sadece dağların kendi hâlinde duruşu, hafif bir esinti, çeşmenin su sesi… Fakat o sadelik bile bir sofraydı bizim için.

Ben o gün şunu öğrendim: “İnsanın kazanmak için harcadığı emek, yediği lokmanın tadını değiştirir”.

Aynı üzümü, aynı ekmeği başka bir gün yesem bu kadar güzel gelmezdi. Çünkü o gün ikisine de alın teri karışmıştı.

O yaz Hüseyin dayıyla daha pek çok kez aynı yolu yürüdük. Her gidiş - gelişte yeni bir şey öğrendim. Ormanın sessizliğini, yokuşun sabrını, çeşmenin serinliğini, emeğin değerini… Yol aynıydı ama ben her seferinde biraz daha başka bir çocuk oluyordum.

Yıllar geçti. Bugün ne zaman bir üzüm salkımı görsem, bir ekmek kokusu duysam, aklıma hep o gün gelir. O dağ, o çeşme, o yorgunluk ve o tat…

Ve içimden aynı cümle geçer: “Kendi emeğinle kazandığın bir lokma, dünyanın en sade yemeğini bile ziyafete dönüştürür.”
 

YAZARLAR