Şehitler tepesi boş değil,
Biri var bekliyor.
Ve bir göğüs, nefes almak için;
Rüzgar bekliyor.
Türbesi yıkılmış bu kutlu tepeye;
Yattığı toprak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?
“Uğurunda kan dökülmeyen toprak, vatan değildir.”
Çocukluğumuzdan beri törenlerde bazı tarihi günleri yad ederiz. Genellikle kapalı alanlarda oluyor böyle toplantılar. 30 Ağustos dışında biraz soğuk havalarda kazanılmış zaferlerimiz de, ondandır. Bu yılki 18 Mart anma törenleri Atatürk anıtı önünde soğuk bir havada gerçekleşti. Konuşmaları dinlerken yaklaşık bir yıl sürmüş olan bu savaşta binlerce vatan evladımızı kaybederken soğuğa, kara, açlığa, susuzluğa karşı da mücadele edildiği geldi aklıma da üşümedim diyebilirim. Belki tören esnasında neden kapalı alanda yapılmadı sorusunu soran insanlarımız olmuştur. Ama bence soğuğu iliklerimize kadar hissetmek konuşulanları daha anlamlı kıldı. Baştaki şiirden de anlaşıldığı üzere 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferinin 108. Yıl dönümünü ile ilgili yazacağız, yazının devamını merak edenlere…
Çocukluğumdan beri konuşmalar yapılır, şiirler okunur. Kıpırdamadan 10 dakikasını can kulağı ile, geri kalanını kah fısıldaşarak kah hayallere dalarak dinlerdik. Aşağı yukarı 20 – 25 yıldır teknolojik gelişmelerle görsel iletişim araçlarından da faydalanır olduk. Tiyatro ile kutlayabildiklerimiz daha cazip hale geliyor orası bir gerçek. Ama tüm bunlarla beraber zaferlerimizi tam anlamı ile içselleştirebiliyor muyuz? Hemen aklıma bir daha aynı ortam oluşsa aynı ruh hali ile savaşabilecek ve muzaffer olabilecek miyiz sorusu geliyor.
Bilmiyorum; belki benim gibi onlarca – yüzlerce insan şunu düşünebiliyordur: Çocuklarımızı, gençlerimizi ibadet aşkı ile ve ibret nazarı ile Çanakkale zaferinin yazıldığı topraklara götürsek ve her bir çocuğa orayı gösterebilsek, vatan – millet sevdası adına daha eğitici olur muyuz? Çocuğun her adımında “Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı!” Diye uyarsak ve titreyip kendine geldiğinde burada Seyit Onbaşının ayak izi var, mücahide Hatice Hanımın gözyaşı var, Mehmet Çavuş, Necdet Onbaşı, Ahmet Şevki Beyin hatıratı dolanıyor desek daha mı etkili oluruz? Hani Japonların çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürdükten sonra; “eğer çalışmazsak ve güçlü olmaz isek böyle facialarla devamlı yüz yüze gelebiliriz.” Dedikleri gibi mi demeliyiz? Hani orada etkili olduğu için Japonlar günde 8 saatini ücret karşılığı 1 saatini de devleti için çalışıp mesaiyi 9 saate çıkardıkları gibi; biz de aynı ruhu böylelikle yakalayabilir miyiz?
Birde son zamanlarda “Çanakkale zaferini” akılları sıra anlamsızlaştırmaya çalışanlar ya da daha insaflı tabiri ile önemsiz görenlere de bir mesajım var: Dünya’nın en büyük donanmasını Çanakkale sularına gömmek mi önemsiz? Ya da 1. Dünya Savaşından sonra İstanbul’a işgale gelebildiler diye Çanakkale’yi geçildi kabul etmek yerine, Çanakkale zaferinin verdiği özgüvenle kurtuluş savaşını kazanan bu necip millet, aynı gemileri aynı yoldan geri gönderdiler diye mi önemsiz? İyi de orijinal, farklı ve ilginç bir şeyler söyleyeceğiz diye bu zaferi yok göstermek isteyenlere; “250.000 memleket evladının şehit olduğu, bir o kadar da diğer cenahın öldüğü zaferi en küçük bir şekilde hafifletmeyi dahi kabullenemeyiz” diye haykırıyoruz.. Bu topraklardaki;
Yaşamaz ölümü göze almayan;
Zafer, göz yummadan koşana gider.
Bayrağa kanının alı çalmayan,
Gözyaşı boşuna gider.
Anlayışı sayesinde her bir metrekaresinde bir şehidin kanının emildiğini unutmayalım!
Tüm bunlarla beraber aylarca süren kara savaşları da her türlü cephane ve malzeme eksikliğimize rağmen zafer ile sonuçlandı. Bu arada savaş esnasında bile günlük tutan: İbrahim Naci’yi okumak lazım. Telsiz, telgraf, ihtiyat zabiti Tevfik Rıza Bey’in Çanakkale günlüklerini okumak lazım. Benimde okumadığım bu kitapları bu zamana kadar fark etmemiş olmam ayıbımdır. İnsaflı bir düşman olan Lord Casey (Çanakkale Savaşı’na katılan bir üsteğmen): “Conk Bayrı’nda süngü hücumundan sonra bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz Yüzbaşı avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ancak siperden hiç kimse çıkıp yardım edemiyordu çünkü en küçük bir harekette yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir bayrak sallandı ve bir Türk askeri, silahsız siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes almıyor, ona bakıyorduk. Asker yaralı İngiliz subayı kucakladı, kolunu omzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi döndü. Günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.’’ Böyle askerlerden oluşan bir ordunun zaferi önemsiz görülebilir mi Allah aşkına!
Meraklısına TRT Belgeselde cumartesi akşamı çıkan programı izlemesini tavsiye ederim. Ben küçük oğlumla beraber izledim. Oğlum etkilenerek benden İbrahim Naci’nin “Allah’a ısmarladık” kitabını almamı istedi. Neden olmasın? Dedim. Biz her şeyi okuldan bekler isek; çocuklarımızın manevi gelişimine ne katkımız olacak ki?
Şimdi size savaşın en büyük anlı şanlı kahramanlarından Seyit Çavuşun akıbetini söyleyeyim : “Pek çok isimsiz kahraman gibi Koca Seyit (Seyit Çabuk) hizmetleri de vazifesini hakkıyla yapmış olmanın huzuruyla savaşın ardından köyüne döndü. Bir müddet geçimini temin etmek için odun kesip sattı. Daha sonra Havran'da bir zeytin fabrikasında hamallığa başladı. Bu sırada üşüttü ve vereme yakalandı. Adı tarihe altın harflerle geçen kahraman, veremden kurtulamayarak hayata gözlerini yumdu.” Şimdi bizler hak etmeden isteyerek veya hak ettiğimizden fazlasını isteyerek, devletten en fazla şekilde faydalanmak için birbirimizi yemiyor muyuz? Devlete yıkılmak, devleti mümkün olduğunca sömürmek için yapmadığımız iş kalmıyor değil mi? Pandemi döneminde bile işleri iyi gitmesine, ticaretleri daha fazla işlemesine rağmen devletin hibe parasını utanmadan almadılar mı? Siz de duymuşsunuzdur yakınlarınızdan: Birçok Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazisi kendilerine aylık bağlanmasını teklif ettiklerinde kabul etmemişler ve biz vatan borcumuzu ödemek için savaştık demişlerdir. Şimdi hem hak etmeden almak, hak ettiğimizden fazlasını almak açıkgözlülük uyanıklık olarak görülüyor. Devlete vergi vermek kazandığını doğru göstermek aptallık olarak görülüyor. Sonrada hep beraber şarkı nakaratı söyler gibi; “biz ülkemizi çok seviyoruz!” diyoruz.
Zafer sadece savaş meydanlarında değil, gönüllerde kazanılır. Zafer toprak parçasına sahip olmak değil, toprak parçasındaki milletin hakkını, hukunu korumakla kazanılır. Zafer kanının akıtıldığı toprak parçasında, kurduğu devletinde, üzerinde yaşayan milletinde hiç kimsenin hiç kimseye hakkının geçmediği yetimin hakkının fazlasıyla verildiği kardeşliğin dostluğun pekiştirildiği anlayış ile gerçekleşir. Son olarak, tarihini, ecdadını, milletini unutmayanlar; unutanlara ve hiç duymayanlara hakkını vererek hatırlatsın ve duyursun inşallah. Nitekim bu coğrafya düşmansız kalmayacaktır. Tarihimizdeki zaferleri bilmekle, anlamakla ve içselleştirmekle yeni zaferle yelken açabiliriz. Nice zaferlere…
