Mustafa KAYA


AZ DA OLSA SOSYAL MEDYA!


               Hepimiz sosyal medyaya günlük yaşantımızda yer ayırıyoruz. Gencimiz yaşlımız vaktimizin büyük kısmında özellikle cep telefonu üzerinden -eskilerin deyimi ile bu merete- bakıyoruz. Daha on-on beş sene öncesine kadar böyle bir aktivitemiz yoktu. Hemen sosyal medya ile ilgili gençlerimiz dışında hepimizin yakındığı eleştiri silsilesinden bahsedeceğimi zannetmeyin. Daha önce eğitim - öğretim süreci açısından zararlarından bahsetmiştik. Her şeyde olduğu gibi sosyal medyanın da faydaları olabildiğini, gerektiğinde faydasının zararından fazla olduğunu düşünmeye başladım.

               Eskiler “azı karar, çoğu zarar.” Derlerdi. Özellikle insanın yiyecekte-içecekte, konuşmada-susmada, fazla hareketlilikte-hareketsizlikte vb. konularda bu cümleyi sıkça duyardık, büyüklerimizden. Bu arada bana tuhaf gelen susana da çok konuşana da aynı cümleleri söylemiş olmaları. Aslında biz uç noktaları sevmiyoruz. Konuyu hafifçe dağıtıp sonra toplayalım mı? Hadi buyrun!...

               “Ne önden git, ne arkada kal!” cümlesini bir çok aile evladına söyler ya; illa birilerinin arkada yada önde gitmesini gerektirecek bir konjüktüre sahip değil miyiz? Mesela, rakip takımın oyuncuları birbirlerine başarı dilerler ya; beraber liği başarı saymaz isek kendilerinin başarısızlıkları için dilekte bulunmuş olmuyorlar mı? Geçen gün üniversite sınavı konusunda konuşan bir uzman “sınava girecek tüm adaylara başarılar diliyorum!” dedi. Eleme sınavı olan bu sınavda herkes başarılı olamayacağına göre boş bir dilek olmuş olmuyor mu? Hadi çözümü de biz bulalım: “iyi olan kazansın veya çalışan kazansın, hak eden kazansın!” cümleleri tüm dilekleri kapsayacaktır.                   

               Neyse dönelim konumuza…

               Yıllarca televizyon ekranlarına kilitli yaşayan millet değil miyiz? Saatlerce televizyon izleyip gözümüzü de beynimizi de meşgul etmiş bir nesiliz aşağı yukarı… Hatırlar mısınız; televizyon izleme konusunda “televizyon aptal kutusudur.” Denmişti de alınmıştık. Ama şunu da kabul etmek gerekir ki; televizyon ekranları spor, eğlence ve film üzerine dayalı uzun vakit alan bir sektörün yansıması olduğu için zararı oldukça fazla idi. Kitap okumak ve sohbet etmek gibi temel ve olması gereken aktivitelerin alternatifinin t.v. olması, televizyonun cahillik olarak görülmesine sebep oluyordu. Sonra sonra televizyon programlarındaki kültürel, sosyal ve bilimsel yayınlar artmıştı da televizyon daha anlamlandırılabilecek bir araç haline geldi. Şimdi televizyon isteyenin istediğini bulabileceği bir aygıt haline geldi. Dikkatle takip edilebilir ise faydalı yayınlar oldukça fazla.

               Artık sosyal medya içinde aynı duygular oluşmaya başladı bende. Tiktoktu, faceydi, instegramdı, tweterdı  vaktimiz heba oldu derken, hepimiz azar azar bağlanmaya başladık. Geçenlerde yaşı bizden epey büyük bir emeklimiz telefonun reel videosunda öğle namazı ile ikindi namazı arasında takılıp kaldığını kendine sitem ederek anlattı. Torununa bir şey söyleyemeyecek laf aramızda. Ama ister inanın ister, inanmayın bu tür medyada bir çok farklı ve güzel paylaşıma da ulaşabiliyoruz. Bir sosyal medyada özellikle en çok hangi tür paylaşımlara tıklar veya daha fazla vakit ayırır isen o doğrultudaki paylaşımlar önümüze geliyor.

               Azı karar dememin sebebine gelince, başta ben olmak üzere, kızmamak ve uzatmamak kaydıyla, konu ile ilgili birkaç cümle etmek isterim. Sohbet ederken, iş yerinde rızkımız için çalışırken, her ne sebeple olur ise olsun karşımızdaki ile konuşurken elimiz telefonda, gözümüz ekranında muhatabımızı ve ekmek kapımızı ihmal etmek gerçekten suçtur,günahtır. Bilmeliyiz ki; mutlaka sohbet etmek, okumak ve spor yapmak gibi yapmamız gereken etkinliklerimiz tamamen bırakmamalıyız değil mi? Gençlere de böyle tavsiyelerde bulunmalı değil miyiz? Günde 4- 5 saat yerine önce  2 - 3 saate sonra da olması gereken azami (en fazla) 1 saate indirmeye çalışmalıyız. Hem bu süre ile sınırlı tutabileceğimiz kısıtlama sekmesi de mevcut.

               O halde sosyal medyadan faydalanarak  okuduğum ve etkilendiğim bir hikayeyi aynen aktarayım. Böylece yukarıda yazdıklarımı kanıtlamış olurum. Ne dersiniz! Okuyun ama siz de etkileneceksiniz eminim.

               Japon mimarlardan biri evini baştan aşağı yeniliyordu. Tamirat esnasında söktüğü kapılardan birinin irtibatlı bölümünde, iç kısmında, iki tahta arasında sıkışıp kalmış bir kertenkele gördü. Biraz daha dikkatli bakınca kertenkelenin canlı olduğunu fark etti. Onu oradan kurtarmaya çalışırken bu defa kertenkelenin bir ayağından duvara çivilenmiş olduğunu gördü. 

               “On yıl önce yapılan eve kapısı takılırken dışarıdan çakılan bir çivi, o an kapı ile duvar arasında bulunan kertenkelenin ayağına isabet etmiş olmalı” diye düşündü japon mimar. Peki nasıl olmuştu da bu kertenkele, bir cm. bile kımıldayamadığı halde on senedir canlı kalmayı becerebilmişti.

               Arkası yarın gibi olacak ama yarın değil. Çünkü çok kısa…arkası haftaya değil, çünkü çok uzun… öyleyse Pazartesi günü olsun… ne kısa zaman var arada ne de uzun zaman… gene orta olsun… ne erken ne de geç…

 

               Hadi kalın sağlıcakla…                   

YAZARLAR