Dalgalar tekneleri ağır ağır sallıyordu. Deniz tarafı sakin, caddeye bakan yer ana baba günü gibiydi. Çocuklar, annelerini heykelin önündeki baloncu, boyacı, simitçiye doğru çekiştiriyordu. Uğultu, kalabalığı iterek kendine yer açıyordu. Tatilciler, terlikleri, şortları, rahat tavırları ile zamanı genişletiyor, dondurma, haşlanmış mısır ve kol çantaları ile akşamı dolduruyordu. Ayvalık’ın yerlileri uzun kollu gömlekleri ile belediye otobüslerini gözlüyordu. Çay bahçesinin denize bakan kısmında gün daha hızlı karardı. İki adam denize nazır oturmuşlar çaylarını yudumluyordu.
“Amele olarak geldim ben buraya, hoca. Ayağımda bir tek terliğim vardı. Babam, gözlerimin önünde anamı vurdu. Bi daha dönmedim memlekete” “Sonra bi yer aldım Çamlık’ta, iki dönümcük” “Dönümcük, sen de Ayvalıklılar gibi konuştun. Aslında göçmenler böyle konuşur” “Neyse ney. Eski Rum evleri alıp satıyorum şimdi. Ticaret odasında hatırı sayılır üyelerdenim” “Maşallah, Allah daha da arttırsın. Ne zaman bakabiliriz daireye?” Sigarasından bir nefes çekti, kolundaki altın zincir şıngırdadı. “Aslında yarın gündüz gözüyle baksaydık. Neyse Rahmi Usta’nın hatırı var” “Ayvalık’a taşınmayı düşünüyoruz. Malum emeklilik yaklaştı. Deniz kenarında rahat ederiz dedik. Hemen dönmeliyim, babam hasta, durumu iyi değil” “Bak Hoca! daire çok güzel, 2+1, semt pazarına, durağa yakın. Fiyatı biliyorsun. Ama madem Rahmi Usta var arada. On bin almayıveririm”
Güneş Cunda Adası’nın arkasına doğru eğildi. Körfezin suyu gevşedi turkuaza döndü. Dalgalar kıyıya daha yumuşak çarpmaya başladı. Kafelerin ışıkları suda bir kırılıp, bir düzeldi. Körfeze güzel bir yat yaklaştı. Bir balıkçı, ağına takılan karanlık parçalarını suya attı.
Kalkmaya davrandılar. “Çay parasını ödeyelim” “Çay parasını ben öderim hoca sen benim misafirimsin” Kasaya doğru gitti, parayı ödedi. Bozuklukları, küçük evrak çantasının cebine koydu. Çantayı sıkıca kapattı. Tam arkasını dönecekti ki on yaşlarında üstü başı dökük bir çocuğa çarptı. Yerler yeni sulanmış, zeminde su birikmişti. Evrak çantası elinden düştü. Pantolonuna su sıçradı. Müteahhit, sert sert baktı çocuğa. Esmer çocuk ne yapacağını bilemedi, dudakları ağlayacak gibi geriye doğru yayıldı. “Abey, vallaha bilerek olmadı. Abey, vallaha, ben…” “De haydi, de haydi git işine. Bi daha görmeyeyim ayağımın altında seni. Mahvettin güzelim pantolonu. Üç bin lira saydım ben ona. Gidin anaynızdan yolda yürümeyi örgenin. Doldular Ayvalık’ın her yerine. Yolda yürümekten haberleri yok. Neyse kuru temizlemeci var tanıdık. Ha, ne diyorduk. Rum evleri işine girdik. Bu işte çok para var hoca” Ahmet, çocuğun kendilerini izlediğini fark etti. Müteahhitin arabasına hayran hayran bakıyordu. Terliğinin teki ikiye bölünmüştü.