Harun DOĞRUYOL

Tarih: 01.02.2022 22:14

TAKIM ELBİSE

Facebook Twitter Linked-in

                Paslı bir gıcırtıyla açıldı kapı. Asma yaprakları hışırdadı, gölgeler oynaştı. Sarı bir ışık sızdı kapının altından. Dükkânın köşelerine doğru kaçıştı karanlık. Paltosunu duvardaki çiviye taktı Hasan Usta. Etrafa göz gezdirdi. Eşyalar, yerli yerinde duruyordu. Değneğe dönmüş sandalyeye çöktü. Vücudu dünkü bıraktığı boşluğu doldurdu. Gözlüğünü burnuna indirdi. Derin bir nefes aldı. Elleri, ayakları makine ile bütün oluverdi hemen. Dikiş makinesi, gürültüyle geçmişten bir parçayı bugüne dikmeye başladı.

                Dükkâna adım attığı günden beri omuriliğine yığdığı acı kıpırdandı. Sol eliyle belini destekleyerek doğruldu. Bir sigara yaktı. Kafasını çevirdiğinde takım elbisesiyle göz göze geldi. Dikişlerine, kollarına, düğmelerine baktı. Elindeki sigarayı dışarıya attı hemen. “Emekler zayii, emekler zayii” Deli Mevlüt’ün sesi sokağın başından yükseldi. “Mevlüt, gel sana simit alayım” “Sağ ol, işim acele, emekler zayi olmadan kurtarayım. Gelirim ben öğleden sonra. Sıvacı Muharrem’in emekleri zayi oluyormuş” “Dıgıdık dıgıdık. Emekler zayiii!”

                Mevlüt koştururken ardından yüzler belirdi, kayboldu. Sesi caddede uzadı. Çatılar ısındı, güvercinler tedirgin yürümeyi bıraktı. Üst katlarda pencereler açıldı, kirli gece sıvıştı. Dükkâna girince havada asılı duran hayaller yakaladı Hasan Usta’yı. Bu takım elbise üç bin lira ederdi. Mahmut Bey iki bin lira verirdi en az. Hangi esnafın borcu yoktu ki ona. Kendi haline şükür etti. Korku dolu bir şükürdü bu.

                Ayağının dibindeki kumaş parçalarını iteledi. Ütüye kömür koydu, sandalyede bir iki kıpırdandı, alışık olduğu gıcırtıyı bekledi ama duyamadı. Gözü duvardaki aynaya takıldı. İnce ve sinsi bir çatlak yürüyordu camda, tıslıyordu sanki. “Allah Allah, ne zaman oldu bu” diye söylendi. İçinden bir şey kabarıp göğsünü zorladı, sonra söndü. Göbeğinin şeklini almış önlüğüyle manav İbrahim girdi. Nefes alırken zorlanıyordu, fısıltılar, hışırtılar eşlik ediyordu konuşmasına. Sesinde başka sesler vardı. “Benim oğlanın pantolonu bitti mi?” “Sana da günaydın İbrahim, ne bu acele, otur bir çay söyleyeyim” “Oğlan bekliyor. Müdür, illa siyah pantolon olacak diyormuş. Öğleden sonra çene çalmaya gelirim” Çiviye taktığı pantolonu yerinden çıkardı. Duvardaki delikler yanıp söndü. Yere düşmüş poşetlerden birini aldı, şöyle bir çırptı. Poşetin içine dükkânın kasveti girdi girdi çıktı. Zarif bir bilek hareketiyle su akıyormuş gibi çantaya yerleştirdi pantolonu. “Bitmeli olmuş senin takım haa!” Sesinde bir alaycılık vardı İbrahim’in. “Evet, bitti sayılır. Bugün teslim edeceğim” Bileği gururla kıvrıldı takımı gösterirken. “Senin ne kadar borcun var İbrahim?” Sesini alçalttı bu soruyu sorarken. “Mahmut Bey’e mi? Benim borç bu dünyada bitmez ya!” İbrahim yüzünü eğdi. “Boş ver beni” “Hayırlısı” “Hayırlısı. Pantolonların borcunu hafta başı gibi öderim” “Tamam, tamam acelesi yok” İbrahim, çantayı aldı hızla dışarı çıktı. Duvardaki avcı yelekleri, İngiliz külotları, pantolonlar, bluzler gerginleşti, bir iki kıvrım oynadı.

                Gün boyunca dükkâna tamirat tadilat işleri geldi, geldi, gitti. Kapının altından eski bir aydınlık sızmaya başladı. Paçaya takılı iğne, kaykık üç ayaklı ütü masası, kenarda büzüşen iplik bobinleri, askıda gerilmiş gömlek, sönmeye yüz tutmuş ütü öylece kaldı. Takım elbiseyi özene bezene kılıfına yerleştirdi, kılıfı sırtlandı. Elini cebine attı, anahtar yırtık astardan süzülmüştü, anahtarı bulup çıkardı, kapıyı çekip kilitledi, havadaki tozlar bir anda yere indi. Bildik taşlara basa basa Mahmut’un işyerine geldi. İçinde tereddüt böcekleri koza örüyordu. Parlak ışıkların, mağrur mermerlerin ve göz alıcı hat tabloların arasından kayarak geçti, iç kısımdaki yazıhaneye girdi. Burası işyerinden ziyade bir mevziiye benziyordu. Hasan’ın ağzında tereddütlü bir ‘Selamün aleyküm’ çıktı. Mahmut, eliyle havaya belirsiz bir şekil çizerek oturmasını söyledi. Bileğindeki kehribar tespih şıkırdadı. “Olmaz kardeşim senedin günü geçti. Uzatmak yok. Bir hafta içinde ödedin ödedin yoksa kapına icracılar dayanır” Telefonu yanağına gömüşü, ‘yoook, yoook öyle olmaz’ deyişi, sigarayı kül tabağına vuruşu, tespihin şıkırdaması bir bütünün parçası gibi duruyordu. Mahmut, “Bak güzel kardeşim” nidasına gömülü tehdidiyle oyununu sahneliyor, insanların çaresizliğinden devşirdiği tuğlaları imparatorluğunun duvarlarına yerleştiriyordu. Telefonu masanın üzerine sertçe bıraktı, gülümsemesini yanaklarına doğru iterek “Hoş geldin Hasan Usta” dedi, “Hoş bulduk Mahmut Bey, nasılsın?” “Şükür, Allah bu günlerimizi aratmasın, alamadın, veremedin, gidiyor işte. Hayırdır, akşam vakti!” “Sana kendi elimle diktiğim takımı getirdim” Takımı, masasının üstüne bıraktı Hasan. Mahmut, ilk defa takım elbise görüyormuş gibi gözlerini küçülttü. Kılıfın fermuarını açıp takımın dikişlerine dokundu. Yüreği kabardı, sonra söndü. “Sağ olasın. Eksik olma da nerden çıktı bu takım?” “Üç ay önce konuşmuştuk ya” “Ne konuştuk?” “Sana bir takım dikeyim dedim, biraz nakde ihtiyacım var, dedim” “Şu mesele; ben öylesine ayaküstü söylemişimdir. Hiç aklımda kalmamış. Sen o sözümü ciddiye aldın demek. Haa, bu arada, iyi ki geldin. Uzun süredir uğramıyordun mekânımıza. Gelmişken, senin hesaplara bir bakalım”

                Mahmut masanın çekmecesini açtı, büyük kurşuni anahtarı aldı, yeşil kasaya soktu. Mekanik bir sesin ardından kasa açıldı. Sadece Hasan’ın görebildiği bir karanlık boşaldı kasadan. Defterin sayfalarından sarı tozlar havalandı, ışıldadı, sonra söndü. Hasan’ın sayfası geldiğinde bir kuş belirdi ve uçtu gitti. “Hasan Usta, senin geçen yılki borçlar duruyor” “Nasıl olur, ben onları ödemiştim” “Ödediğin faiziydi, anapara duruyor” Mahmut, avucunu sayfanın üstüne kocaman yaydı, senetlerden biri yere düştü. “Bu son borç olsun” diyebildi Hasan. Bir dikiş makinesi sesi geldi kulağına. Yoook, yoook olmazlar tavana doğru havalandı. Hasan ellerini önünde kavuşturup şapkasını sıktı. Arkasını dönüp çıkıyordu ki Mahmut seslendi. “Usta, takımı bıraktın”

                Hasan, masanın üstüne yaydığı takımı aldı. Askıyı orta parmağının ilk boğumuna takıp kılıfı sırtladığı gibi dışarı attı kendini. Adımları birbirine dolaştı, takım ağırlaştı. Başı, sisler içinde yüzüyor gibiydi. Geçmiş, kolundan tutup kulağına şiddetle bağırıyordu. Bastığı taşlar oynuyor, nereye adım atacağını şaşırıyordu. ‘Haydi oynaşmayın, süpürün dükkânı.’ ‘Yörük düğünü var haftaya, gece sekize kadar buradayız, ona göre haber verin evlere tamam mı?’ ‘Tamam usta.’ ‘Haftalıklarınız artacak.’ ‘Gidin kahveden birer ayran için, kömür ütüsü zehirler adamı.’      Çeyiz dükkânının vitrinine bakarken buldu kendini. Hızla uzaklaştı; vitrinde kalan gözler bir müddet takip etti onu, ardından usulca silindi. ‘Nerde oğlum cetvel, nerde masanın üstündeki kalıplar, akşam hepsi buradaydı.’ ‘Sigara almaya gidiyorum dönünceye kadar bulun hepsini.’ Yalpalayarak yürüyor, hücum eden anılar, gücünü tüketiyordu. Bir iki aya emekli olabilirdi. “Allahsız, paragöz Mahmut, dünyayı karnına dolduracak sanki” dedi yüksek sesle.

                Ertesi gün terli alnıyla lokantacı Peyami dükkâna girdi. Kapı sonuna kadar açıktı. İçeriden yoğun bir duman çıkıyordu. Gözlerinin seçebildiği kadar ileri uzattı. Hasan’ın yüzü bir duman girdabında dönerek kayboluyordu. Başı masanın üstündeydi ve ağzından köpükler sızıyordu. Lokantacıya, berbere, kasaba koştu, Peyami. “Terzi Hasan’a bir şey olmuş” dedi gözlerine oturan korkuyla. Sesinde acı bir baharat kokusu vardı. Dükkânın kapısında insanlar birikti. Deli Mevlüt “Emekler zayiii” diye bağırıyordu. Mahmut, yoldan geçerken durdu, kalabalığa yöneldi. Dikkatli yürüyor, paçalarına çamur bulaşsın istemiyordu. “Bir şey mi olmuş?” diye seslendi. Kalabalık geçit vermez bir dağa dönüştü. Kimse bir şey söylemiyordu. Caddenin ucunda bir ambulans belirdi. “Emekli olmasına da az kalmıştı garibim” dedi, alnını gizleyerek. Gözü bir an Mevlüt’ün üstündeki takım elbiseye kaydı. “Nerden buldun bu takımı lan deli” “Çöpte buldum” Mahmut takıma baktı, eli dikişlere gitti. Ne dikiş yapmış adam diye geçirdi içinden. Dükkândan yayılan duman genzine kaçtı. Öksürdü. Sedyede yatan Hasan’ın yüzünü gördü bir an. Daha önce hissetmediği tuhaf bir sızı gezindi göğsünde. Sırtını dönüp uzaklaşmaya çalıştı. Kehribar tespih elinden kayıp düştü, tespih sokağın ortasında yanıp yanıp sönmeye başladı.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —