Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Mehmet BOZKURT

Mehmet BOZKURT

Tarih: 18.01.2020 10:27

GEÇMİŞİN SESİ

Facebook Twitter Linked-in

Halkalı Şeker’in tadıyla…

İlkokul dönemi her mevsimiyle güzel geçiyordu.

Eğitmenimiz Hasan Yıldırım’dan sonra öğretmenimiz Şevket Koçbaş ile devam ettim eğitime…

Geçen yıllardaki ilk korkularım ve tedirginliğim azalmıştı.

Dersler iyi geçiyordu. Bunun yanında daha önceki sosyal faaliyetlerim de devam ediyordu.

Derslerde gerekli olan kitap, defter ve kalem gibi ihtiyaçlar kırtasiyeden alınırdı.

Tutkal ve silgiye ise para vermezdim.

Erik ağaçlarının gövdelerinden sızan reçineleri boş penisilin iğnesi cam şişelerinin içine yerleştirir, içine de biraz su ilave ederek ağzını kapatır, güneş ışığı alan bir yere bırakırdım. Bir iki gün içinde reçine suya karışırdı. Bir ağaç çöpü yardımıyla da iyice karardım. Bu işlemi diğer arkadaşlardan gizli yapardım. Sadece benim bulabileceğim güneş gören bir çalı dibine saklardım. Formül gizli ve bana özeldi sonuçta…

Silgi mi? Silgim de yine boş cam penisilin iğnesi şişesinin plastik kahverengi kapağıydı. Dikkat etmek gerekiyordu biraz silerken… Defter yaprağını yırtabilirdi… Kâğıda sürerken de kendine has bir sürtme sesi olurdu…

Bahar ayı geldiğinde uçurtmamı kendim yapardım. Uçurtmanın iskeletini ağaç çubuklarından ölçüyle kendim oluşturur, tire* ile bağlardım. Kâğıdı ise gazete kâğıdı idi. Kâğıdı yapıştırmak için buğday ununu suyla karar, gerekli kıvamı bulunca da yapıştırıcı olarak kullanırdım. Uçurtmamın kuyruğu belli bir uzunlukta ve ağırlıkta olmalıydı. Yoksa düzgün uçmazdı. Gazete kâğıtlarını belli uzunluklarda keserek tireye belirli aralıklarla bağlardım. Uçurtma tamamlandığında iskeletin ortasına ve kuyruğun bulunduğu alt çubuklara da belli uzunluk ve ölçüde tireyi bağlar büyükçe bir yumağım olurdu. Damısta*’ya çıkar salardım ipi yükseklere, daha yükseklere…

 

REPORT THİS AD

Ne keyifli günlerdi o günler…

Milli bayramlarda sabahtan okula daha temiz ve düzenli gelirdik. Siyah önlüklerimize, beyaz yakalıklarımıza, pantolona ve hele kara lastik pabuçlarımızın çamurlu ve tozlu olmamasına çok dikkat ederdik.

Bayram günü sabahı okulda yapılan törenden sonra hepimiz okulun önünden çıkar, öğretmenimizin eşliğinde marş söyleyerek Dübek Önü Meydanı’na kadar gider, oradan tekrar marş söyleyerek okula kadar gelirdik. Tüm köylü köy yollarına, pencerelerine hatta evlerin damıstalarına çıkar gurur ve sevinçle bizleri seyrederdi. Onları görünce daha bi gür ve coşkulu bir sesle söylerdik marşlarımızı… Onlar da bizleri teşvik ederlerdi sevinç ve gurur dolu “Aferin, çok güzel” sesleriyle…

Daha bi sert vururduk yere ayaklarımızı ve uyumlu atardık adımlarımızı o zaman…

Çanakkale İçinde Vurdular Beni, İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar ve Dağ Başını Duman Almış marşlarıyla inletirdik ortalığı o çocuksu sesimizle…

Azıcıklarla, çokça mutluluk yaşanırdı o yıllarda…

Dübek Önü, tüm köylünün ortak kullandığı Dübek Taşı’nın bulunduğu bir meydandı. Köylü, kışlık bulgurunu sırayla o taşta döverdi. Çoşku dolu kahkaha sesleriyle… Güp güp tokmak sesleri, karşılıklı sohbetlerin sesiyle harmanlanırdı…

Ayrıca o meydan, düğünlerde veya tertip edilen başka eğlencelerde erkeklerin oynadığı, eğlendiği bir alandı. Kadınlar o oyunlara katılmaz sadece evlerin pencerelerinden ve Damısta’lardan seyrederlerdi. Bu eğlenceler akşam yemeğinden sonra olurdu. Meydanın ortasına ateş yakılır ve o ateşin üzerinden atlanırdı. Bizler de Mantar Tabanca’mıza mantar takar çekerdik tetiğini…

Koştururduk, oynaşırdık arkadaşlarımızla… Coşku dolu seslerimize karışırdı tabancamızın sesleri…

Dübek önündeki bu sesler köyün her yerinden duyulurdu. Davet ederdi orada olmayanları da…

Dayımın bakkal dükkânı da oradaydı. Dedemden veya babamdan aldığım ortası delikli iki buçuk kuruş harçlığımla dayımdan iki pötibör bisküvi ile bir lokum şeker alırdım. Lokumu iki bisküvi arasına sıkıştırır büyük bir keyif ve iştahla yerdim. Biz onun adına kısaca Kıstırma derdik…

Hatta bakkal Ahmet dayım bazen lokumu bisküviler arasına yerleştirerek hazır verirdi kıstırmayı.

Lokum şeker, ağlayan bebekleri susturmak için kullanılan en önemli araçtı. Ufak bir Tülbent’e sarılan şeker bebeğin ağzına konduğunda sesi kesilirdi. Lokumun tadı sustururdu onu…

Mayıs ayının ilk haftasında mutlaka Hıdrellez yapılırdı köyde. Dini yönü ağır basardı Hıdrellezlerin…

Köyün hemen üzerinde bulunan ve ekilip biçilmeyen yeşil bir alanda sadece köy kadınlarının tertiplediği eğlenceler olurdu. Yaşımız küçük olduğu için bize izin vardı ama köyün erkekleri kesinlikle o alana alınmazdı. O güne ve o işe mahsus bekçiler yaklaştırmazlardı erkekleri o alana.

İlkokulun sahasında bulunan Yatır’da da hayır yemekleri verilirdi.

Köyde herkesin davetli olduğu bu yemeklere Hayır Aşı denilirdi.

Köyde motorlu taşıt yoktu. Bazen şehirden kamyon veya cip gelirdi. İlk defa gördüğümüz ve tanımadığımız bu araçların ardından koşardık. Onlara daha yakın olalım ve nasıl gidiyorlar görelim diye.

Merak ederdik sonuçta.

Tekerlekleri üzerinde kendi kendine nasıl da hızlı gidebiliyordu bu arkasından kara dumanlar çıkaran büyük homurtulu araçlar!?

Arkasından taş atardık. Amaç araca zarar vermek değildi. Bizden hızlı giden bu araçlara taşımızla ulaşmaktı. Haliyle taşlarımız da ulaşamazdı kasalarına ve büyük bir toz bulutu ve egzoz dumanı bırakarak büyük bir gürültüyle uzaklaşırlardı bizden…

Ulaşamadığımız o Kamyon’un veya Cip’in benzeri, elimizde tutarak ve bacaklarımız arasında sürüyerek hızla koştuğumuz çalılar olurdu. Onlar bizim cip veya kamyonumuzdu. Ne kadar hızlı gider ve ne kadar toz kaldırabilirsek onlara benzediğimizi sanırdık. Çünkü kamyonlar da hızlandıkça arkalarından daha çok toz kaldırabiliyorlardı.

Kamyona binmeyi çok isterdim. Kasasında olabilmeyi, hızla giden kamyondan etrafa bakabilmeyi çok isterdim… O heyecanı yaşamak isterdim…

Bir iki defa Eğitmenimiz Hasan Yıldırım sayesinde bindim kamyon kasasına. Köyden 1-2 kilometre kadar kasada yolculuk yaptım. Sonra indirdiler beni kamyondan…

Kamyona binmenin verdiği sevinçle nasıl mutlu olurdum! Koşarak köye gelirdim. Hiç yorulmazdım. Benim için bir ayrıcalıktı tozlu köy yolunda kamyona binmek…

Tekrar tekrar duymak isterdim kamyonun o homurtulu sesini.

Güçlüydü kamyon, çok güçlüydü. O kadar da gür çıkardı sesi. Hepimizin sesini bastırırdı…

Daha güçlünün yanında olmak, onunla bütünleşmek başka bir duyguydu …

Oyunlarımız; Birdirbir, Üç Taş, Beş Taş, Çelik Çomak gibi oyunlardı. Taşları üst üste yığar onları uzaktan taş atarak devirmeye çalışırdık. Seksek ise kız oyunuydu sadece.

Yazları harmanlarda ve çayırlarda, kışın ise tahtalar üzerinde kar ve buz üzerlerinde kayardık…

Yazları derelerin çağlayanlarında yıkanır, göletlerinde yüzerdik. Sonra da balık tutar, yaktığımız ateşte köz üzerinde pişirir yerdik…

Tarım, tamamen binlerce yıldır nasıl yapılıyorsa o şekilde yapılıyordu. Taş, Toprak, Ağaç ve Demirden oluşurdu her şey…

Karasabanlar, Çapalar, kürekler, düvenler ve diğer tüm malzemeler…

Karasabanın icadından bu yana, toprağı sürecek başka bir icat yoktu daha köyde!

Pulluk var mıydı hatırlamıyorum, varsa da bizde yoktu.

Gürbeler, testiler topraktan, tarak ve diğer süs eşyaları hayvan boynuzlarından veya kemiklerinden yapılırdı.

Yemek kapları bakır ve sacdandı.

Bir de cama aşinaydık. Öncelikle çay bardaklarıyla, aynalardan. Gazyağı lambaları ve şişeleri, evlerimizin pencereleri, elde taşınan ve gazyağı ile yanan lambaların şişeleri de haliyle camdı.

Köye daha elektrik gelmemişti. Traktör veya buna benzer hiç bir motorlu araç yoktu. Naylondan yapılma hiç bir eşya yoktu. Naylon oyuncağımız bile yoktu! Ancak her şeyin olduğu gibi, onun da türküsü vardı:

Ak Burçak Kara Burçak

Babam Dükkan Açacak

Evlenmeyin Erkekler

Naylon Kızlar Çıkacak” diye…

Ne ileri görüşlü bir türküymüş meğer… Sonunda gerçekleşti öngörüsü… Dükkanlarda bolca varlar şimdi! Satılıyorlar! Çeşit çeşit…

Bugünlerde akıllısı da var epeyce!..

En akıllısı Sofia. Üstelik bir ülkeden vatandaşlık belgesi de aldı.

Bir robota ilk defa vatandaşlık belgesi veren ülke hangi ülke dersiniz!..

Sofia’nın hikâyesini ve bu ülkenin adını Mumun Titrek Alevi başlıklı yazımı okuyarak öğrenebilirsiniz!

Mucip Arcuman söylemiş yıllar yıllar önce…

Bir taş plağa kaydetmişler sesini…

O yıllarda bu türküye kulak verenler, kim bilir hangi duygularını yüklüyorlardı bu sese!

Bakalım biz neler hissedeceğiz, hangi duygularımızı uyandıracak geçmişten gelen bu ses;

 

https://www.youtube.com/watch?v=6Ml9gQmdBuw

Kalın sağlıcakla…


Friedrich Hegel: 27 Ağustos 1770 – 14 Kasım 1831 tarihleri arasında yaşamış olan Alman filozof.

Tire: El Halı dokumasında kullanılan pamuk ip.

Damısta: Üzeri toprakla örtülü çatısı olmayan evlerin üstü.


NOT: Yazılarımı aynı zamanda aşağıya bağlantı adresini bırakacağım kişisel blogumda da görüntüleyebilirsiniz:

https://kuzyakabilisimtarihkultur.com/


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —