Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Vaiz Muharrem DEMİR

Vaiz Muharrem DEMİR

Tarih: 24.08.2021 21:20

BENCİLLİK: İNSANI KÜÇÜLTEN HASTALIK

Facebook Twitter Linked-in

Kur’an âlim ve âbid bir şahsın hüsranla biten hazin hikâyesinden bahseder. Bu, Musa’nın amcasının oğlu olan Kârûn’un hikâyesidir. Kârûn, İsrâiloğulları içinde Hz. Musa ve Hz. Harun’dan sonra dinî bilgisi en geniş olan kimse idi. Tevrat’ı çokça okur, okuyuşunu sesiyle süslerdi. Kutsal kitabı okuyuşunun güzelliğinden dolayı “münevver” diye anılan Kârûn, Firavun’un kendisini İsrâiloğulları’na vali olarak görevlendirmesinden sonra maddî anlamda büyük refaha kavuştu. Sahip olduğu mal mülk günden güne birikti, hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluğun dahi zorlanarak taşıyacağı bir hazine hâline geldi. Onun bu serveti dillere destan oldu. Öyle ki asırlar sonra bile insanlar, birinin çok zengin olduğunu ifade etmek için, “Kârûn kadar zengin.” deyimini kullanır oldular.

Ne var ki, göz kamaştıran serveti, bulunduğu yüksek makamı ve engin bilgisi Kârûn gibi güzel ahlâklı ve iman ehli bir insanın başını döndürmeye başladı; onu bencilliğe, cimriliğe, gurur ve kibre sevk etti. Kendini beğenmişliği zamanla tüm tavırlarına yansıdı. Ziynetini kuşanarak görkemli bir şekilde halkın karşısına çıkıyor, elbisesini sürüye sürüye gururla yürüyor, etrafındakilerin, “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.” (Kasas, 28/76) şeklindeki ikazlarını duymazdan geliyor ve onlara zulmediyordu. Sahip olduğu her şeye üstün zekâsı sayesinde eriştiğini düşünüyor, “Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de (insanlara) ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77) diyerek kendisini uyaranlara, “Bunlar bana, bendeki bilgiden dolayı verilmiştir.” sözleriyle karşılık veriyordu. (Kasas, 28/78) Bu büyüklük hissi onu, daha önce kendisine tâbi olduğu Hz. Musa’yı ve Hz. Harun’u kıskanmaya ve onlara karşı gelmeye yöneltti. Allah'ın ihsan ettiği nimetlerle şımararak nefsinin esiri olan, mağrur ve bencil Kârûn ise, Âlemlerin Rabbi tarafından, övündüğü servetiyle beraber yerin dibine geçirildi.

Bencillik, kişinin sadece kendi çıkarlarını düşünmesidir. Bencil insan, sadece kendi nefsini düşünür ve kendi mutluluğunu önemser; diğerlerinin huzurunu ve mutluluğunu umursamaz. Hayatın merkezine kendisini koyan bencil kişi, etrafındaki her şeyi ve herkesi kendi yararına kullanma çabası içine girerek çıkarcı bir tutum sergiler.

Kur’ân-ı Kerîm’de, “Nefisler kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır.” (Nisâ, 4/128) buyrularak bencilliğin, insanın yaratılışından kaynaklandığı belirtilmiştir. Bununla birlikte Allah'a itaat edip, O’nun rızasını kazanmak için harcamada bulunan, nefsinin bencil tutkularından, hırslarından ve cimriliğinden korunan kişinin kurtuluşa ereceği müjdelenerek bu kötü huydan korunmanın gereği vurgulanmıştır. Zira Hz. Peygamber, “Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki bir kişi hayır namına kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” sözüyle (Nesâî, Îmân, 19) bencilliğin karşıtı olan diğerkâmlığın imanın bir göstergesi olduğunu ifade etmiştir.

 “İnsanda bulunan huyların en kötüsü, aşırı cimrilik ve şiddetli korkaklıktır.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 21) buyuran Peygamberimiz ashâbına daima mallarını Allah'ın rızasını kazanma uğruna harcamayı, sadaka vermeyi ve hediyeleşmeyi öğütleyerek onları paylaşmaya, yardımlaşmaya ve böylece bencilce duygularını kontrol altına almaya teşvik etmiştir.  Resûlullah (sav), cimrilik yaparak biriktirilen malın insana fayda vermeyeceğini şu sözleriyle dile getirmiştir: “Âdemoğlu "Malım, malım!" der. Acaba ey âdemoğlu, malından yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip (âhirette karşılığını almak üzere) önden gönderdiğinden başka sana ait olan bir şey var mı?” (Müslim, Zühd, 3)

Sevgili Peygamberimiz insanları nefislerinin bencilliğinden sıyrılıp maddî ve mânevî anlamda yardımlaşmaya ve dayanışmaya çağırmıştır. Bir sefer sırasında etrafına bakınan bir adam gören Hz. Peygamber, “Kimin yanında fazla binit varsa onu biniti olmayana versin. Kimin yanında fazla azık varsa onu azığı olmayana versin.” buyurmuştur. (Müslim, Lukata, 18) Bir defasında da, “Biriniz (din) kardeşine danıştığı zaman, danışılan kimse ona (yararlı gördüğü) görüşünü belirtsin.” (İbn Mâce, Edeb, 37) diyerek her anlamda bencilliğin önüne geçmeye çalışmıştır.

Kişinin doğasında var olan bu duygunun onu çepeçevre kuşatarak bir hastalık boyutuna ulaşmasını engellemeye çalışan İslâm, bir yandan kişiyi bencilliğe sevk edecek davranış ve tutumları yasaklarken bir yandan da insanı çevresindeki her şeyden bir ölçüde sorumlu sosyal bir varlığa dönüştürmeyi hedefler. Peygamber Efendimiz, “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66) sözüyle Müslüman’ın vurdumduymaz olamayacağını ifade etmiş ve “Hayır, hayır! Zalimin ellerini tutup onu hakka yöneltmedikçe olmaz!” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 5) buyurmuştur. Kardeşinin kötü bir davranışını görünce bir defa ikaz ettikten sonra onu kendi hâline bırakan ve onunla samimiyete devam eden İsrâiloğulları’nın, kötülükten sakındırma görevini yerine getirmemeleri nedeniyle birbirlerine benzeyip gittiklerini bildiren Allah Resûlü şu âyetleri okumuştur: “İsrâiloğulları’ndan inkâr edenler, Dâvûd ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!”  (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 5)

Başkalarının iyiliğini ve mutluluğunu istemek, karşılık beklemeden birine yardım etmek, bir başkası için kendi menfaatlerinden vazgeçmek, kısacası özgeci bir karakter oluşturabilmek ancak bencillikten sıyrılmakla mümkündür. Bunun için insanlarla ilişkilerde muhatabı anlayarak, onun ihtiyaçlarını da gözeterek hareket etmek, “Onun yerinde ben olsam ne yapardım? Ne hissederdim?” diye düşünerek empati kurmak gerekir. İnsanın yapısında var olan bencilce duygular ancak bu şekilde dizginlenebilir.

Dünya hayatı elbet bir gün bitecektir; dolayısıyla sahip olduğu hiçbir şey sonsuza kadar insana ait değildir. Son nefesini verdiğinde beraberinde sadece yaptığı iyilikleri, yardım ve fedakârlıkları götürebilecek olan insanoğlu, “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.” (İnsân, 76/9) diyen ihlâslı kullar arasına girmek için çabalamalı değil midir? Zira yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanma arzusuyla elindeki nimetleri çevresindekilerle paylaşan bir insanın hatırında hep, “Kanaatkâr ol, o zaman insanların (Allah'a) en çok şükredeni olursun. Kendin için istediğin şeyi insanlar için de iste, o zaman mümin olursun.” (İbn Mâce, Zühd, 24) şeklindeki nebevî öğüt vardır.

KAYNAK : HADİSLERLE İSLAM


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —